Question | Answer |
---|---|
sincere | samimi |
the conversation | sohbet |
Today we had a very sincere conversation. | Bugün çok samimi bir sohbet yaşadık. |
My friends’ sincere words make me happy. | Arkadaşlarımın samimi sözleri beni mutlu ediyor. |
officially | resmen |
to wish | dilemek |
I wish for a happy future. | Ben mutlu bir gelecek dilerim. |
to be able to come | gelebilmek |
I wake up early tomorrow to be able to come to school. | Ben yarın okula gelebilmek için erken kalkıyorum. |
Our new cafe officially opened; now you can come whenever you like. | Yeni kafemiz resmen açıldı, artık dilediğin zaman gelebilirsin. |
the principal | müdür |
to announce | duyurmak |
The school is announcing the new plan. | Okul yeni planı duyuruyor. |
The school principal officially announced the new rules. | Okul müdürü, yeni kuralları resmen duyurdu. |
a moment ago | biraz önce |
the secret | sır |
Keeping a secret is difficult. | Sır saklamak zor. |
to whisper | fısıldamak |
My sibling wanted to whisper a secret to me a moment ago, but I couldn’t hear. | Kardeşim biraz önce bana bir sır fısıldamak istedi, ama ben duyamadım. |
us | bizi |
He is waiting for us in the park. | O, bizi parkta bekliyor. |
It’s easier to whisper in a quiet environment; otherwise, people might hear us. | Sessiz ortamda fısıldamak daha kolaydır, yoksa insanlar bizi işitebilir. |
successful | başarılı |
I am successful. | Ben başarılıyım. |
to become arrogant | kibirlenmek |
When I succeed, I am filled with pride, but I always try not to become arrogant. | Başarılı olduğumda beni gurur kaplıyor, ama asla kibirlenmemeye çalışıyorum. |
too much | aşırı |
the pride | gurur |
I feel pride. | Ben gurur duyuyorum. |
to isolate | yalnızlaştırmak |
I do not want to isolate my friends. | Ben arkadaşlarımı yalnızlaştırmak istemiyorum. |
Feeling pride is nice, but too much pride can isolate a person. | Gurur duymak güzeldir, fakat aşırı gurur insanı yalnızlaştırabilir. |
behind | arka |
I am running behind the house. | Ben evin arkasında koşuyorum. |
the courtyard | avlu |
to exist | var |
to grow | yetiştirmek |
I am growing fruit in the garden. | Bahçede meyve yetiştiriyorum. |
There is a small courtyard behind the house; I grow flowers there. | Evin arkasında küçük bir avlu var, orada çiçek yetiştiriyorum. |
to chat | sohbet etmek |
My sibling and I are chatting in the garden. | Ben ve kardeşim bahçede sohbet ediyoruz. |
spring | bahar |
Spring flowers are fresh. | Bahar çiçekleri taze. |
ideal | ideal |
the choice | seçim |
Sitting in the courtyard and chatting with friends is an ideal choice for spring evenings. | Arkadaşlarla avluya oturup sohbet etmek, bahar akşamları için ideal bir seçimdir. |
favorite | en sevdiğim |
the mug | kupa |
from | -den |
I came from home. | Ben evden geldim. |
This mug is my favorite mug; drinking hot tea from it relaxes me. | Bu kupa benim en sevdiğim kupam, içinden sıcak çay içmek beni rahatlatıyor. |
the tournament | turnuva |
The tournament starts today. | Turnuva bugün başlıyor. |
first | birinci |
the team | takım |
The team is playing together. | Takım birlikte oynuyor. |
the trophy | kupa |
A big trophy was given to the team that came first in the tournament. | Turnuvada birinci olan takıma büyük bir kupa verildi. |
to come out | çıkmak |
the smoke | duman |
Smoke is coming from the mountain. | Dağdan duman geliyor. |
entire | bütün |
to cover | kaplamak |
The paint covers the wall. | Boya duvarı kaplıyor. |
The smoke from the fire covered the entire street. | Yangından çıkan duman, bütün sokağı kapladı. |
to be disturbed | rahatsız olmak |
When I was disturbed by the smell of smoke, I immediately opened the windows. | Duman kokusundan rahatsız olunca hemen pencereleri açtım. |
the printer | yazıcı |
The printer is working. | Yazıcı çalışıyor. |
the button | tuş |
to press | basmak |
I press the button. | Ben tuşa basıyorum. |
the paper | kağıt |
I am writing on paper. | Ben kağıda yazıyorum. |
to jam | sıkışmak |
Pressing the button on the printer can sometimes be troublesome because the paper jams. | Yazıcıdaki tuşa basmak bazen sıkıntılı olabiliyor, çünkü kağıt sıkışıyor. |
to push | itmek |
I am pushing the door. | Ben kapıyı itiyorum. |
Instead of pressing the door roughly, it’s better to push it gently. | Kapıya sertçe basmak yerine nazikçe itmek daha iyi olur. |
to suffice | yetmek |
Time is enough. | Zaman yetiyor. |
to grasp | kavramak |
It’s not enough to read the information; one must also grasp the main idea. | Bilgileri okumak yetmez, ana fikri kavramak da gerekir. |
math | matematik |
The math exam is easy. | Matematik sınav kolay. |
fully | tamamen |
I will talk to the teacher again to fully grasp this math problem. | Bu matematik sorusunu tamamen kavramak için öğretmenle tekrar konuşacağım. |
because of | yüzünden |
The trip was canceled because of the rain. | Yağmur yüzünden gezi iptal oldu. |
to sweat | terlemek |
right away | hemen |
the shower | duş |
I am taking a shower. | Ben duş alıyorum. |
I sweated a lot because of the hot weather; I want to take a shower right away. | Sıcak hava yüzünden çok terledim, hemen duş almak istiyorum. |
the run | koşu |
Running is beneficial. | Koşu faydalı. |
excessive | fazla |
uncomfortable | rahatsız edici |
Excessive sweating while running can sometimes be uncomfortable. | Koşu yaparken fazla terlemek bazen rahatsız edici olabilir. |
to get bored | sıkılmak |
Some people get bored quickly while working; in that case, short breaks are helpful. | Bazı insanlar çalışırken çabuk sıkılır, bu durumda küçük molalar faydalı olur. |
the discussion | tartışma |
The discussion started. | Tartışma başladı. |
to liven up | canlandırmak |
Instead of getting bored during long classes, students can liven up the topic by doing group discussions. | Öğrenciler, uzun derslerde sıkılmak yerine grup tartışmaları yaparak konuyu canlandırabilir. |
the wedding | düğün |
Everyone is smiling at the wedding. | Düğünde herkes gülüyor. |
the invitation | davetiye |
to arrive | ulaşmak |
There is a wedding this weekend; the invitation just arrived in my hands. | Hafta sonu düğün var, davetiye elime yeni ulaştı. |
the preparation | hazırlık |
to realize | anlamak |
When I read the invitation, I realized I needed to start preparations. | Davetiyeyi okuyunca hazırlıklara başlamam gerektiğini anladım. |
accidentally | yanlışlıkla |
to hurt | incitmek |
apology | özür |
I accidentally hurt my sibling, so I immediately sent him an apology message. | Kardeşimi yanlışlıkla incittim, ona hemen özür mesajı gönderdim. |
the contact | temas |
Contact is important. | Temas önemli. |
Words can sometimes hurt more than physical contact, so we should speak carefully. | Sözcükler bazen fiziksel temastan daha çok incitebilir, bu yüzden dikkatli konuşmalıyız. |
the job | iş |
pleased | memnun |
I am pleased. | Ben memnunum. |
working | çalışma |
cheerful | güleryüzlü |
filled | dolu |
I am very pleased with my new job; the working environment is truly filled with cheerful people. | Yeni işimden çok memnunum, çalışma ortamı gerçekten güleryüzlü insanlarla dolu. |
the boss | patron |
The boss is speaking in the meeting. | Patron toplantıda konuşuyor. |
the employee | çalışan |
The employee is using a laptop. | Çalışan dizüstü bilgisayar kullanıyor. |
satisfied | memnun |
My friend is satisfied with his new house. | Arkadaşım yeni evinden memnun. |
the approach | yaklaşım |
The approach is important. | Yaklaşım önemli. |
to display | sergilemek |
I am displaying the books at home. | Ben evimde kitapları sergiliyorum. |
My boss acts sincerely and displays a cheerful approach so that employees are satisfied. | Patronum, çalışanların memnun olması için samimi davranıyor ve güleryüzlü bir yaklaşım sergiliyor. |
the bond | bağ |
to continue | sürmek |
I hope my bond with my family continues forever. | Ailemle olan bağımın ilelebet sürmesini umuyorum. |
the memory | anı |
forever | ilelebet |
I will love you forever. | Ben seni ilelebet seveceğim. |
I want to keep these memories forever. | Bu anıları ilelebet saklamak istiyorum. |
to handle | halletmek |
almost | neredeyse |
The film is almost finished. | Film neredeyse bitti. |
impossible | imkansız |
I thought I would handle this immediately, but it seems almost impossible. | Bunu hemen halledeceğimi sanıyordum, ama neredeyse imkansız görünüyor. |
to seem | gözükmek |
the determination | kararlılık |
Determination is important. | Kararlılık önemlidir. |
to solve | çözmek |
I am solving the problem. | Ben sorunu çözüyorum. |
Situations that seem impossible can sometimes be solved with determination. | İmkansız gibi gözüken durumlar, bazen kararlılıkla çözülebilir. |
to jog | koşu yapmak |
Jogging in the mornings is an ideal exercise for me. | Koşu yapmak sabahları benim için ideal bir egzersizdir. |
the intention | niyet |
Learning from your mistakes is a good intention for a better future. | Hatalarından ders almak, daha iyi bir gelecek için iyi bir niyettir. |
I have the intention to finish this task on time, but I might still need help. | Bu görevi zamanında bitirme niyetim var, ama yine de yardıma ihtiyacım olabilir. |
the bird | kuş |
to catch | yakalamak |
to succeed | başarmak |
I worked hard and succeeded on the exam. | Ben çok çalıştım ve sınavı başardım. |
The cat ran to catch a bird on the street, but it didn’t succeed. | Kedi sokakta bir kuşu yakalamak için koştu, ama başaramadı. |
I need to walk fast to catch the bus. | Otobüsü yakalamak için hızlı adımlarla yürümem gerekiyor. |
currently | şu anda |
I am currently working on a new project; this project is very important to me. | Ben şu anda yeni bir proje üzerinde çalışmaktayım, bu proje benim için çok önemli. |
us | biz |
My friend, however, is preparing food in the kitchen; he will join us in a moment. | Arkadaşım ise mutfakta yemek hazırlamaktadır, birazdan bize katılacak. |
formal | resmi |
to be heard | duyulmak |
to appear | çıkmak |
This “makta” suffix used to be heard in formal speeches, but it can also appear in everyday language. | Bu “makta” eki, resmi konuşmalarda duyulmaktaydı, ama günlük dilde de karşımıza çıkabiliyor. |
to do | etmek |
I am having a conversation with my friend. | Ben arkadaşım ile sohbet ediyorum. |
when | -ince |
When one becomes arrogant, he loses his friends. | Kibirlenince, arkadaşlarını kaybeder. |
the competition | yarışma |
The competition is fun. | Yarışma eğlenceli. |
I came first in the competition. | Ben yarışmada birinci oldum. |
the outcome | sonuç |
Preparation is difficult, but the outcome is good. | Hazırlık zor, ama sonuç güzel. |
too much | çok |
I am accidentally buying too much bread. | Ben yanlışlıkla çok ekmek alıyorum. |
strong | güçlü |
The dog is strong. | Köpek güçlü. |
The bond is strong. | Bağ güçlü. |
the heart | kalp |
The heart is beating fast. | Kalp hızlı atıyor. |
in | -de |
Beautiful music is heard in the city. | Şehirde güzel müzik duyuluyor. |
hidden | saklı |
The memory is hidden in my heart. | Anı kalbimde saklı. |
vacation | tatil |
The vacation house is very quiet. | Tatil evi çok sessiz. |
I am handling my vacation plan. | Ben tatil planını hallediyorum. |
to fly | uçmak |
The small bird flies fast. | Küçük kuş hızlı uçuyor. |
The bird is flying in the sky. | Kuş gökyüzünde uçuyor. |
to stop | dinmek |
When the rain stops, the dog goes outside. | Yağmur dinince, köpek dışarı çıkar. |
in | -da |
The students are studying at school. | Öğrenciler okulda ders çalışıyor. |
The key is hidden on the table. | Anahtar masada saklı. |
on | -da |
The car is on the road. | Araba yolda. |
My favorite book is on the table. | En sevdiğim kitap masada. |
full | dolu |
The room is full. | Oda dolu. |
The mug is full. | Kupa dolu. |
Your questions are stored by us to improve Elon.io