Question | Answer |
---|---|
the jewel | mücevher |
The jewel is very valuable. | Mücevher çok değerli. |
bright | parlak |
to watch | seyretmek |
I am watching a film at the cinema. | Ben sinemada film seyrediyorum. |
I woke up early and watched a sky as bright as a jewel. | Sabah erkenden uyandım ve mücevher gibi parlak bir gökyüzünü seyrettim. |
slight | hafif |
the sorrow | hüzün |
On a rainy day, a slight sorrow filled my heart. | Yağmurlu bir gün, kalbimde hafif bir hüzün oluşturdu. |
the movie | film |
in | -deki |
dramatic | dramatik |
The dramatic scenes in the movie created a deep sorrow. | İzlediğim filmdeki dramatik sahneler derin bir hüzün yarattı. |
icy | buzlu |
The road is icy. | Yol buzlu. |
the sidewalk | kaldırım |
I am walking on the sidewalk. | Ben kaldırımda yürüyorum. |
the ground | zemin |
very | oldukça |
slippery | kaygan |
While walking on icy sidewalks, the ground was very slippery. | Buzlu kaldırımlarda yürürken zemin oldukça kaygandı. |
spilled | dökülen |
The spilled water is flowing. | Dökülen su akıyor. |
due to | yüzünden |
the countertop | tezgah |
In the kitchen, the countertop was slippery due to spilled water. | Mutfakta dökülen su yüzünden tezgah kaygan duruyordu. |
to herald | müjdelemek |
delicate | narin |
elegant | zarif |
The dress is elegant. | Elbise zarif. |
The flowers heralding spring are very delicate and elegant. | Baharı müjdeleyen çiçekler çok narin ve zariftir. |
the vase | vazo |
The vase is beautiful. | Vazo güzel. |
My mother carefully cleaned the vase made of delicate glass. | Annem, narin camdan yapılmış vazoyu özenle temizledi. |
the sunset | gün batımı |
The sunset gives hope to the sea and the sky. | Gün batımı, deniz ve gökyüzüne umut veriyor. |
exceptionally | olağanüstü |
into | -e |
to turn into | bürünmek |
At sunset, the sky turned into exceptionally bright colors. | Gün batımında gökyüzü olağanüstü parlak renklere büründü. |
the lamp | lamba |
The lamp is on in the room. | Lamba odada yanıyor. |
attractive | çekici |
the illumination | aydınlık |
My room achieved a bright and attractive illumination thanks to the new lamps I bought. | Odam, yeni aldığım lambalar sayesinde parlak ve çekici bir aydınlığa kavuştu. |
independent | bağımsız |
continually | sürekli |
to spend | harcamak |
Young people continually strive to make independent decisions. | Gençler, bağımsız kararlar verebilmek için sürekli çaba harcar. |
one's own | kendi |
truly | gerçek anlamda |
This film is truly impressive. | Bu film gerçek anlamda etkileyici. |
Starting one’s own business truly requires being independent. | Kendi işini kurmak, gerçek anlamda bağımsız olmayı gerektirir. |
after | ardından |
energetic | enerjik |
After my morning run, I felt very energetic. | Sabah koşusunun ardından kendimi çok enerjik hissettim. |
to enliven | canlandırmak |
I am enlivening the conversation. | Ben sohbeti canlandırıyorum. |
The music playing energetically enlivened the atmosphere of the gym. | Enerjik ritmde çalan müzik, spor salonunun atmosferini canlandırdı. |
visionary | vizyoner |
the entrepreneur | girişimci |
The entrepreneur is producing new ideas. | Girişimci yeni fikirler üretiyor. |
to shape | şekillendirmek |
I want to shape the future. | Ben geleceği şekillendirmek istiyorum. |
He is shaping the future as a visionary entrepreneur. | O, vizyoner bir girişimci olarak geleceği şekillendiriyor. |
The visionary leader directed his team towards innovative projects. | Vizyoner lider, ekibini yenilikçi projelere yönlendirdi. |
to graduate | mezun olmak |
I graduated from school. | Ben okuldan mezun oldum. |
certified | sertifikalı |
After graduating from school, I attended a certified course. | Okuldan mezun olduktan sonra sertifikalı bir kursa katıldım. |
complex | kompleks |
to be able to solve | çözebilmek |
I work very hard in order to be able to solve the problem. | Ben sorunu çözebilmek için çok çalışıyorum. |
A certified expert can solve complex problems quickly. | Sertifikalı uzman, kompleks sorunları hızla çözebiliyor. |
proactive | proaktif |
A proactive approach is the key to success in the workplace. | Proaktif bir yaklaşım, iş yerinde başarının anahtarıdır. |
in advance | önceden |
I go to the meeting in advance. | Ben toplantıya önceden gidiyorum. |
to identify | belirlemek |
Being proactive requires identifying problems in advance and producing solutions. | Proaktif olmak, sorunları önceden belirleyip çözüm üretmeyi gerektirir. |
expected | beklenen |
considerably | oldukça |
low | düşük |
The price is low. | Fiyat düşük. |
to turn out | çıkmak |
The cost of the new project turned out to be considerably lower than expected. | Yeni projenin maliyeti beklenenden oldukça düşük çıktı. |
the production cost | üretim maliyet |
The production cost is high. | Üretim maliyet yüksek. |
efficient | verimli |
The team is working efficiently. | Ekip verimli çalışıyor. |
The factory is applying efficient methods to reduce production costs. | Fabrika, üretim maliyetini azaltmak için verimli yöntemler uyguluyor. |
comprehensive | kapsamlı |
the analysis | analiz |
A correct decision was made with analysis. | Analiz ile doğru karar verildi. |
This report provides a comprehensive analysis of the project. | Bu rapor, projenin kapsamlı bir analizini sunuyor. |
to achieve | ulaşmak |
Comprehensive research makes it easier to achieve realistic results. | Kapsamlı araştırmalar, gerçekçi sonuçlara ulaşmayı kolaylaştırır. |
transformative | dönüştürücü |
the effect | etki |
The changes we made had a transformative effect on the company. | Yaptığımız değişiklikler şirkete dönüştürücü bir etki sağladı. |
the industry | sektör |
Transformative ideas can change the future of the industry. | Dönüştürücü fikirler, sektörün geleceğini değiştirebilir. |
mandatory | mecburi |
Attending the meeting is mandatory. | Toplantıya katılmak mecburiyettir. |
in | -ndeki |
the training program | eğitim program |
The mandatory training program at the workplace increases employees' knowledge. | İş yerindeki mecburi eğitim programı, çalışanların bilgisini artırır. |
preventive | önleyici |
the measure | tedbir |
the accident | kaza |
An accident occurred on the road. | Yolda kaza oldu. |
Preventive measures minimize the risk of accidents. | Önleyici tedbirler, kaza riskini minimize eder. |
the production | üretim |
the inspection | kontrol |
to be carried out | yapmak |
Regular preventive inspections should be carried out on the production line. | Üretim hattında düzenli önleyici kontroller yapılmalıdır. |
the transportation | taşımacılık |
Transportation in the city is important. | Şehirde taşımacılık önemli. |
logistic | lojistik |
I am making a logistic plan. | Ben lojistik plan yapıyorum. |
Logistics support is vital in international transportation. | Uluslararası taşımacılıkta lojistik destek hayati önem taşır. |
logistics | lojistik |
The company tried new strategies to reduce logistics costs. | Şirket, lojistik maliyetlerini azaltmak için yeni stratejiler denedi. |
the field | saha |
I am playing football on the field. | Ben sahada futbol oynuyorum. |
on | -daki |
The pen on the table is red. | Masadaki kalem kırmızı. |
agile | kıvrak |
The players' agile movements on the field captivate the audience. | Sporcuların sahadaki kıvrak hareketleri izleyicileri büyüler. |
the problem | problem |
There is a problem; we must solve it together. | Problem var, birlikte çözmeliyiz. |
Agile minds can quickly solve complex problems. | Kıvrak zihinler, karmaşık problemleri hızla çözebilir. |
accelerative | hızlandırıcı |
New technology is creating an accelerative effect in the production process. | Yeni teknoloji, üretim sürecinde hızlandırıcı bir etki yaratıyor. |
the factor | faktör |
than | -den |
quick | çabuk |
Thanks to accelerative factors, we completed the project faster than expected. | Hızlandırıcı faktörler sayesinde, projeyi beklenenden daha çabuk tamamladık. |
the athlete | sporcu |
The athlete is running fast. | Sporcu hızlı koşuyor. |
resilient | dirençli |
Rigorous training makes athletes more resilient. | Zorlu antrenmanlar sporcuları daha dirençli hale getirir. |
severe | ağır |
strong | sağlam |
Resilient structures remain strong even in severe weather conditions. | Dirençli yapılar, ağır hava koşullarında bile sağlam kalır. |
to catch | yetişmek |
I am catching the bus. | Ben otobüse yetişiyorum. |
We caught the train by running quickly. | Hızlıca koşarak trene yetiştik. |
as much | o kadar |
The more you work to gain knowledge, the more attractive projects you can develop. | Ne kadar çok çalışarak bilgi edinirsen, o kadar çekici projeler geliştirebilirsin. |
in | -unda |
The film is dramatic, but there is hope in the end. | Film dramatik, ama sonunda umut var. |
the money | para |
I will spend money to buy a red jacket. | Ben kırmızı ceket almak için para harcayacağım. |
in | -daki |
hidden | gizli |
There is hidden meaning in the book. | Kitapta gizli anlam var. |
The hidden factor in success is work. | Başarıdaki gizli faktör çalışmaktır. |
to earn | kazanmak |
I am earning money. | Ben para kazanıyorum. |
Your questions are stored by us to improve Elon.io