Question | Answer |
---|---|
the worry | endişe |
to cope | baş etmek |
I am coping with difficulties. | Ben zorluklarla baş ediyorum. |
Taking a deep breath helps me cope with worry. | Endişe ile baş etmek için derin nefes almak bana yardımcı oluyor. |
common | ortak |
the goal | amaç |
the environment | çevre |
The environment is very beautiful. | Çevre çok güzel. |
the future | gelecek |
The common goal of this project is to protect the environment and prepare a clean future. | Bu projenin ortak amacı, çevreyi korumak ve temiz bir gelecek hazırlamak. |
the town | kasaba |
the tree | ağaç |
to plant | dikmek |
I am planting vegetables in the garden. | Ben bahçede sebze dikiyorum. |
to decide | kararlaştırmak |
We have decided to go to the cinema on the weekend. | Biz hafta sonu sinemaya gitmeyi kararlaştırıyoruz. |
By making a common plan with my friend, we decided to plant trees in the small town. | Arkadaşım ile ortak bir plan yaparak kasabada ağaç dikmeyi kararlaştırdık. |
the resident | sakin |
to meet | buluşmak |
We are going to meet with the town residents on the weekend. | Kasaba sakinleriyle buluşmak için hafta sonu oraya gidiyoruz. |
same | aynı |
My friend and I are reading the same book. | Ben ve arkadaşım aynı kitabı okuyoruz. |
generally | genellikle |
to exchange ideas | fikir alışveriş yapmak |
My friend and I are exchanging ideas. | Arkadaşım ve ben fikir alışveriş yapıyoruz. |
People working for the same goal generally meet and exchange ideas. | Aynı amaç için çalışan insanlar genellikle buluşur ve fikir alışverişi yapar. |
to wake up | kalkmak |
the coffee | kahve |
I am drinking coffee. | Ben kahve içiyorum. |
I generally wake up early in the morning and start the day with coffee. | Ben genellikle sabah erken kalkarım ve güne kahveyle başlarım. |
hopeless | umutsuz |
I am hopeless. | Ben umutsuzum. |
the moment | an |
This moment is beautiful. | Bu an güzel. |
the solution | çözüm |
Sometimes there are moments when I feel hopeless, but I still look for solutions. | Kimi zaman umutsuz hissettiğim anlar oluyor, ama yine de çözümler arıyorum. |
the hopelessness | umutsuzluk |
Hopelessness is gone. | Umutsuzluk gitti. |
to fall into | kapılmak |
me | ben |
If I fall into hopelessness, my friend tries to suggest a different solution to me. | Eğer umutsuzluğa kapılırsam, arkadaşım bana farklı bir çözüm önermeye çalışır. |
to meet | görüşmek |
reciprocal | karşılıklı |
the action | eylem |
Action is important. | Eylem önemli. |
to meet | görüşmek |
The verb “görüşmek” is also a reciprocal action; for example, we meet with our neighbors every weekend. | Görüşmek fiili de bir karşılıklı eylemdir; örneğin, biz her hafta sonu komşularımızla görüşürüz. |
to move | taşınmak |
I am moving to a new house. | Ben yeni eve taşınıyorum. |
no longer | artık |
I am no longer drinking tea. | Ben artık çay içmiyorum. |
Because my friend moved abroad, we no longer meet face-to-face, but we meet online. | Arkadaşım yurt dışına taşındığından, onunla artık yüz yüze değil, ama çevrimiçi olarak görüşüyoruz. |
the dream | rüya |
the musician | müzisyen |
The musician is playing the piano. | Müzisyen piyano çalıyor. |
the performance | performans |
The performance is very beautiful. | Performans çok güzel. |
to perform | sergilemek |
Last night I watched a concert that was like a dream; the musicians gave a very effective performance. | Dün akşam rüya gibi bir konser izledim, müzisyenler çok etkin performans sergiledi. |
real | gerçek |
the life | hayat |
Life contains real difficulties. | Hayat gerçek zorluklar içeriyor. |
to take away | uzaklaştırmak |
Dreams sometimes take me away from real life, but they can still be a source of inspiration. | Rüyalar bazen beni gerçek hayattan uzaklaştırır, ama yine de ilham kaynağı olabilir. |
decisive | kararlı |
For this effective project to succeed, everyone needs to act decisively. | Bu etkin projenin başarıya ulaşması için, herkesin kararlı davranması gerekiyor. |
to think | sanmak |
I think this game is fun. | Ben bu oyunu eğlenceli sanıyorum. |
apparently | meğer |
Apparently, the fruits are fresh. | Meyveler meğer tazeymiş. |
missing | kayıp |
under | altında |
The cat is under the table. | Kedi masanın altında. |
I thought I lost my phone, but it wasn’t missing; I found it under the table. | Telefonumu kaybettim sanıyordum, meğer kayıp değildi, masanın altında buldum. |
your | sizin |
Your car is red. | Sizin arabanız kırmızı. |
the pet | evcil hayvan |
The pet is walking quietly. | Evcil hayvan sessizce yürüyor. |
in the area | çevre |
the flyer | afiş |
to hang | asmak |
The painting is hanging on the wall. | Tablo duvarda asıyor. |
first | ilk |
When your pet goes missing, posting flyers in the area is generally the first step. | Evcil hayvanınız kayıp olunca, çevrede afişler asmak genellikle ilk adım oluyor. |
the file | dosya |
to access | erişmek |
first | öncelikle |
the password | şifre |
The password is wrong. | Şifre yanlış. |
correctly | doğru |
I am reading the book correctly. | Ben kitabı doğru okuyorum. |
You must enter the password correctly first in order to access these files. | Bu dosyalara erişmek için öncelikle şifreyi doğru girmelisin. |
the e-book | e-kitap |
I am reading an e-book. | Ben e-kitap okuyorum. |
easily | rahat |
I access e-books at the library online with ease, so doing research becomes easier. | Kütüphanedeki e-kitaplara çevrimiçi olarak rahatça erişirim, böylece araştırma yapmak kolaylaşıyor. |
large | büyük |
the transportation | ulaşım |
to save | kurtarmak |
I am saving my friend. | Ben arkadaşımı kurtarıyorum. |
the traffic | trafik |
The traffic is bad. | Trafik kötü. |
heavy | yoğun |
Traffic is heavy. | Trafik yoğun. |
When living in a large city, public transportation is a lifesaver because traffic is very heavy. | Büyük şehirde yaşayınca, toplu ulaşım hayat kurtarıyor, çünkü trafik çok yoğun. |
to increase | artmak |
Worry is increasing. | Endişe artıyor. |
Because we have a transportation problem, there needs to be more bus service to the small town. | Ulaşım sorunu yaşadığımız için, kasabaya toplu otobüs seferlerinin artması gerekiyor. |
the dream | hayal |
own | kendi |
I am writing my own book. | Ben kendi kitabımı yazıyorum. |
to inspire | ilham vermek |
My friend inspires me. | Arkadaşım bana ilham veriyor. |
My dream is to write my own book one day and inspire people. | Hayalim bir gün kendi kitabımı yazmak ve insanlara ilham vermek. |
the writer | yazar |
The writer is writing a book. | Yazar kitap yazıyor. |
My friend also wants to become a great writer, so we share our dreams with each other. | Arkadaşım da büyük bir yazar olmak ister, bu yüzden hayallerimizi birbirimizle paylaşıyoruz. |
determined | kararlı |
My sibling is determined, he runs every morning. | Kardeşim kararlı, her sabah koşuyor. |
I am learning Turkish in a determined manner, so that I will speak more comfortably in the future. | Ben kararlı bir şekilde Türkçe öğreniyorum, böylece ileride daha rahat konuşacağım. |
the dinner | akşam yemeği |
to tidy up | toparlamak |
Tidying up the kitchen after dinner is a daily habit I do. | Akşam yemeğinden sonra mutfağı toparlamak her gün yaptığım bir alışkanlık. |
the living room | oturma odası |
I am resting in the living room. | Ben oturma odasında dinleniyorum. |
the impression | izlenim |
The impression is important. | İzlenim önemli. |
Tidying up the living room a bit before guests arrive leaves a good first impression. | Misafir gelmeden önce oturma odasını biraz toparlamak iyi bir ilk izlenim bırakır. |
to remind | hatırlatmak |
Please remind me about tomorrow’s exam, because I often get too busy. | Lütfen bana yarınki sınavı hatırlat, çünkü bazen fazla meşgul oluyorum. |
the birthday | doğum günü |
The birthday has come. | Doğum günü geldi. |
thanks to that | bu sayede |
the date | tarih |
My friend reminded me of his birthday, so I didn’t miss a very important date. | Arkadaşım bana doğum gününü hatırlattı, bu sayede çok önemli bir tarihi kaçırmadım. |
about | hakkında |
to worry | endişelenmek |
the anxiety | kaygı |
to reduce | azaltmak |
I am reducing the noise. | Ben gürültüyü azaltıyorum. |
It’s natural to worry about the future sometimes, but planning reduces anxiety. | Gelecek hakkında bazen endişelenmek doğaldır, ama plan yapmak kaygıyı azaltır. |
unsuccessful | başarısız |
The plan is unsuccessful. | Plan başarısız. |
decisively | kararlı |
the feeling | his |
to overcome | yenmek |
I am overcoming the difficulties in the exam. | Ben sınavdaki zorlukları yeniyorum. |
I worry about failing, but by acting decisively I try to overcome this feeling. | Başarısız olmaktan endişeleniyorum, ancak kararlı davranarak bu hissi yenmeye çalışıyorum. |
grumpy | huysuz |
My sibling woke up grumpy this morning; maybe he hasn’t slept well. | Bu sabah kardeşim huysuz uyandı, belki gece iyi uyuyamadı. |
alone | yalnız |
I am staying home alone. | Ben yalnız evde kalıyorum. |
the support | destek |
My friend is giving support. | Arkadaşım destek veriyor. |
People who are grumpy generally want to be alone, but a bit of support can help them. | Huysuz olan insanlar genellikle yalnız kalmak ister, ancak biraz destek onlara iyi gelebilir. |
foreign | yabancı |
the article | makale |
I am writing an article. | Ben makale yazıyorum. |
quick | hızlı |
the translation | çeviri |
the tool | araç |
When reading a foreign article, I sometimes use a quick translation tool. | Yabancı bir makale okurken, bazen hızlı bir çeviri aracı kullanıyorum. |
general | genel |
to grasp | yakalamak |
This translation wasn’t very good, but I could still grasp the general meaning of the text. | Bu çeviri çok iyi değildi, ama yine de metnin genel anlamını yakalayabildim. |
in effect | yürürlük |
quiet | sessiz |
The classroom is quiet. | Sınıf sessiz. |
A new rule is in effect, so we need to be quieter in the library. | Yeni bir kural yürürlükte, bu yüzden kütüphanede daha sessiz olmamız gerekiyor. |
If this rule remains in effect, everyone will have to follow it in the next meeting. | Eğer bu kural hâlâ yürürlükte kalırsa, gelecek toplantıda herkes kurala uymak zorunda olacak. |
the computer | bilgisayar |
The file is on the computer. | Dosya bilgisayarda. |
the document | belge |
The document is simple but important. | Belge basit ama önemli. |
frequently | sık sık |
to save | kaydetmek |
I am saving the picture. | Ben resmi kaydediyorum. |
It is important to frequently save the document you are working on on the computer. | Bilgisayarda çalışırken yaptığın belgeyi sık sık kaydetmek önemlidir. |
the note | not |
so that | böylece |
I wake up early in the morning, so that I arrive at school on time. | Ben sabah erken kalkıyorum, böylece okula zamanında geliyorum. |
to be able to remember | hatırlayabilmek |
I can remember the old days. | Ben eski günleri hatırlayabiliyorum. |
I also record notes on my phone, so I can always remember my ideas. | Ben de telefonuma notlar kaydediyorum, böylece fikirlerimi her zaman hatırlayabiliyorum. |
two | iki |
Two dogs are playing. | İki köpek oynuyor. |
the leader | lider |
The leader is working with friends. | Lider, arkadaşlarla çalışıyor. |
to shake hands | tokalaşmak |
My friend and I are shaking hands at the office. | Ofiste arkadaşım ve ben tokalaşıyoruz. |
the press statement | basın açıklaması |
When the two leaders met, they first shook hands and then gave a press statement. | İki lider buluştuklarında önce tokalaştılar, sonra basın açıklaması yaptılar. |
next to | yanında |
The dog is next to the table. | Köpek masanın yanında. |
The tree is next to the house. | Ağaç evin yanında. |
to ride | binmek |
I am riding a bicycle. | Ben bisiklete biniyorum. |
I ride a bicycle, thanks to that I travel around the city. | Ben bisiklete biniyorum, bu sayede şehirde geziyorum. |
to talk | konuşmak |
I want to talk with you. | Ben seninle konuşmak istiyorum. |
I am talking about the film. | Ben film hakkında konuşuyorum. |
to listen to | dinlemek |
I am listening to foreign music. | Ben yabancı müzik dinliyorum. |
the knowledge | bilgi |
I am sharing knowledge. | Ben bilgi paylaşıyorum. |
General knowledge is important. | Genel bilgi önemli. |
the law | kanun |
The law is in effect. | Kanun yürürlükte. |
equal | eşit |
The prices are equal. | Fiyatlar eşit. |
The law is equal for everyone. | Kanun herkes için eşit. |
Your questions are stored by us to improve Elon.io