Question | Answer |
---|---|
the pastry shop | pastane |
delicious | leziz |
I am making delicious soup in the kitchen. | Ben mutfakta leziz çorba yapıyorum. |
the pastry | poğaça |
I am eating a pastry. | Ben poğaça yiyorum. |
(English: “Today I bought delicious pastries from the pastry shop because I love breakfast.”) | Bugün pastaneden leziz poğaçalar aldım, çünkü sabah kahvaltısını seviyorum. |
the grocery store | bakkal |
far | uzak |
The school is far. | Okul uzak. |
the butcher | kasap |
close | yakın |
(English: “The pastry shop is farther than the small grocery store but closer than the butcher.”) | Pastane, bakkaldan daha uzak ama kasaptan daha yakın. |
the hairdresser | kuaför |
I am going to the hairdresser. | Ben kuaföre gidiyorum. |
the appointment | randevu |
(English: “The hairdresser is very crowded today; I must wait until tomorrow to get an appointment.”) | Kuaför bugün çok kalabalık, randevu almak için yarına kadar beklemeliyim. |
the hairdresser’s shop | kuaför dükkan |
the service | hizmet |
The service is fast. | Hizmet hızlı. |
(English: “The hairdresser’s shop seems more expensive than the butcher’s, but it truly offers high-quality service.”) | Kuaför dükkanı bana kasaptan daha pahalı görünüyor, ama burası gerçekten kaliteli hizmet sunuyor. |
the fever | ateş |
to rise | yükselmek |
The price is rising today. | Fiyat bugün yükseliyor. |
the pharmacy | eczane |
the medicine | ilaç |
(English: “My fever rose this morning, so I went to the pharmacy to buy medicine.”) | Sabah ateşim yükseldi, bu yüzden eczaneye gidip ilaç aldım. |
to open | açılmak |
urgent | acil |
The message is urgent. | Mesaj acil. |
(English: “The pharmacy opens earlier than the small grocery store, which is very helpful in emergencies.”) | Eczane, bakkala göre daha erken açılıyor; bu da acil durumlarda çok işe yarıyor. |
the manager | müdür |
to leave | çıkmak |
I am leaving the house. | Ben evden çıkıyorum. |
the secretary | sekreter |
to entrust | emanet etmek |
I am entrusting the new book to my friend. | Ben yeni kitabı arkadaşıma emanet ediyorum. |
(English: “The company manager left the city yesterday and entrusted the office tasks to the secretary.”) | Şirket müdürü dün şehir dışına çıktı, ofisteki işleri sekretere emanet etti. |
earlier | daha erken |
The bus will arrive earlier. | Otobüs daha erken gelecek. |
(English: “The secretary arrived earlier than the manager this morning and answered the phones.”) | Sekreter bu sabah müdürden daha erken geldi ve telefonları cevapladı. |
to hear | işitmek |
from where | nereden |
Where are you coming from? | Sen nereden geliyorsun? |
(English: “While walking on the road, I heard a strange sound but couldn’t figure out where it came from.”) | Yolda yürürken garip bir ses işittim, ama nereden geldiğini anlayamadım. |
to relax | rahatlatmak |
Music relaxes me. | Müzik beni rahatlatıyor. |
(English: “Sometimes hearing the wind at home relaxes me, especially when it’s quiet at night.”) | Bazen evde rüzgarın sesini işitmek beni rahatlatıyor, özellikle gece sessiz olunca. |
the clothing style | giyim tarz |
Clothing style is beautiful. | Giyim tarz güzel. |
yourself | kendin |
Do it yourself. | Kendin yap. |
brave | cesur |
(English: “Since you changed your clothing style, do you feel more comfortable and brave, right?”) | Giyim tarzını değiştirdiğine göre, sen kendini daha rahat ve cesur hissediyorsun, değil mi? |
minimalist | minimalist |
This room is minimalist. | Bu oda minimalist. |
the style | tarz |
Style is simple and modern. | Tarz basit ve modern. |
popular | popüler |
The film is popular. | Film popüler. |
simple | sade |
the space | ortam |
(English: “Minimalist style is now more popular in home decoration because simple spaces help a person relax.”) | Ev dekorasyonunda minimalist tarz artık daha popüler, çünkü sade ortamlar insanı dinlendiriyor. |
the window | pencere |
(English: “If the window is open, you can hear the sounds from the street more clearly.”) | Pencere açıksa sokaktan gelen sesleri daha net duyabilirsin. |
the curtain | perde |
stylish | şık |
The jacket is stylish. | Ceket şık. |
the look | görünüm |
The look is modern. | Görünüm modern. |
the light | ışık |
to block | engellemek |
(English: “A long curtain gives the window a more stylish look, but also blocks some light.”) | Uzun bir perde, pencereye daha şık bir görünüm verir, ama ışığı da biraz engeller. |
dark | koyu |
I am wearing a dark jacket. | Ben koyu ceket giyiyorum. |
inside | içeri |
The dog is running inside. | Köpek içeri koşuyor. |
(English: “If the curtains are dark, morning light enters later.”) | Eğer perdeler koyu renkliyse, sabah ışığı daha geç içeri girer. |
to deal with | baş etmek |
the courage | cesaret |
(English: “Some people need great courage in order to deal with difficulties.”) | Bazı insanlar zorluklarla baş etmek için büyük cesarete ihtiyaç duyar. |
to fear | korkmak |
I am afraid of the rain. | Ben yağmurdan korkuyorum. |
(English: “When my courage increases, I’m not afraid to start new projects.”) | Benim cesaretim artınca, yeni projelere başlamaktan korkmuyorum. |
the career | kariyer |
I want to have a career. | Ben kariyer yapmak istiyorum. |
completely | tamamen |
I am completely happy. | Ben tamamen mutlu. |
(English: “She made a really brave decision and completely changed her career.”) | O, gerçekten cesur bir karar verdi ve kariyerini tamamen değiştirdi. |
to encourage | cesaretlendirmek |
the business | iş |
to start | kurmak |
I am starting a family. | Ben aile kuruyorum. |
(English: “I want to encourage my friend because he is hesitant to start a new business.”) | Arkadaşımı cesaretlendirmek istiyorum, çünkü o yeni bir iş kurmaktan çekiniyor. |
the word | söz |
the goal | hedef |
I am walking toward the goal because it is very important. | Ben hedefe yürüyorum, çünkü o çok önemli. |
(English: “Sometimes even a small word can encourage people toward big goals.”) | Bazen küçük bir söz bile insanları büyük hedefler için cesaretlendirebilir. |
the documentary | belgesel |
wild | vahşi |
The wild wind is blowing. | Vahşi rüzgar esiyor. |
the animal | hayvan |
(English: “While watching a documentary yesterday, I got a better understanding of wild animals’ lives.”) | Dün belgesel izlerken vahşi hayvanların yaşamını daha iyi anladım. |
the history | tarih |
I am learning history. | Ben tarih öğreniyorum. |
(English: “Documentaries are an interesting resource for learning new information about nature and history.”) | Belgeseller, doğa ve tarih hakkında yeni bilgiler öğrenmek için ilginç bir kaynak. |
carefully | dikkatli |
I am reading the book carefully. | Ben kitabı dikkatli okuyorum. |
to brush | fırçalamak |
(English: “I carefully brush my teeth every morning, so they stay healthy.”) | Her sabah dişlerimi dikkatlice fırçalıyorum, böylece sağlıklı kalıyorlar. |
the toothpaste | diş macunu |
I am using toothpaste. | Ben diş macunu kullanıyorum. |
the paste | macun |
I am using paste. | Ben macun kullanıyorum. |
the mouth | ağız |
The mouth is open. | Ağız açık. |
fresh | ferah |
(English: “I bought a new toothpaste; brushing my teeth with this paste makes my mouth feel fresh.”) | Yeni diş macunu aldım; bu macunla dişleri fırçalamak ağzımı ferah hissettiriyor. |
next-door | yan |
the fire | yangın |
to break out | çıkmak |
luckily | neyse ki |
to extinguish | söndürmek |
(English: “Last week, a small fire broke out in my next-door neighbor’s kitchen; luckily, it was extinguished quickly.”) | Geçen hafta yan komşunun mutfağında küçük bir yangın çıktı, neyse ki kısa sürede söndürüldü. |
the fire department | itfaiye |
to get under control | kontrol altına almak |
nobody | kimse |
Nobody is talking. | Kimse konuşmuyor. |
the harm | zarar |
(English: “The fire department arrived immediately and got the fire under control; nobody was harmed.”) | İtfaiye hemen geldi ve yangını kontrol altına aldı, kimseye zarar gelmedi. |
to grow | büyümek |
The tree is growing slowly. | Ağaç yavaş büyüyor. |
the team | ekip |
The team is buying fruit from the market. | Ekip marketten meyve alıyor. |
to call | çağırmak |
(English: “If the fire had grown bigger, the fire department would have had to call in more teams.”) | Eğer yangın büyüseydi, itfaiye daha fazla ekip çağırmak zorunda kalacaktı. |
the doctor | doktor |
The doctor is working in the office. | Doktor ofiste çalışıyor. |
the check-up | kontrol |
to have done | yaptırmak |
(English: “I made an appointment with the doctor today because I want to have regular check-ups.”) | Bugün doktordan randevu aldım, çünkü düzenli kontrol yaptırmak istiyorum. |
in the neighborhood | mahalle |
the sweet | tatlı |
to sell | satmak |
I am selling a book. | Ben kitap satıyorum. |
(English: “In my opinion, the pastry shop in this neighborhood sells the most delicious sweets.”) | Bu mahalledeki pastane, bana göre en lezzetli tatlıları satıyor. |
the glass | bardak |
The glass is red. | Bardak kırmızı. |
the other | diğeri |
I am drinking tea, the other is drinking water. | Ben çay içiyorum, diğeri su içiyor. |
as | kadar |
more elegant | daha şık |
(English: “This glass is not as big as the other one, but it looks more elegant.”) | Bu bardak, diğeri kadar büyük değil ama daha şık görünüyor. |
to notice | fark etmek |
I noticed the noise. | Ben gürültüyü fark ettim. |
the bag | çanta |
I am carrying a bag. | Ben çanta taşıyorum. |
mine | benimki |
The pen is red, mine is blue. | Kalem kırmızı, benimki mavi. |
(English: “Have you noticed your bag is lighter than mine, yet you still get very tired?”) | Fark ettin mi, senin çantan benimkinden daha hafif, ama sen yine de çok yoruluyorsun. |
other | diğer |
I am making a plan with the other teacher. | Ben diğer öğretmenle plan yapıyorum. |
(English: “The flowers in the garden are not as colorful as those at the other house, but they are still very beautiful.”) | Bahçedeki çiçekler, diğer evin çiçekleri kadar renkli değil ama yine de çok güzel. |
to work | işe yaramak |
Regular exercise works. | Düzenli egzersiz işe yarar. |
The medicine works. | İlaç işe yarıyor. |
slowly | yavaşça |
I am walking slowly. | Ben yavaşça yürüyorum. |
The door is opening slowly. | Kapı yavaşça açılıyor. |
the crowd | kalabalık |
I am watching the crowd. | Ben kalabalığı izliyorum. |
The crowd is blocking the road. | Kalabalık yolu engelliyor. |
to stroll | gezmek |
I want to stroll in the park. | Ben parkta gezmek istiyorum. |
The animal is strolling on the street. | Hayvan sokakta geziyor. |
the fire brigade | itfaiye |
I am calling the fire brigade. | Ben itfaiyeyi çağırıyorum. |
The fire brigade extinguished the fire. | İtfaiye yangını söndürdü. |
Your questions are stored by us to improve Elon.io