Lesson 14

QuestionAnswer
the pastry shop
pastane
delicious
leziz
I am making delicious soup in the kitchen.
Ben mutfakta leziz çorba yapıyorum.
the pastry
poğaça
I am eating a pastry.
Ben poğaça yiyorum.
(English: “Today I bought delicious pastries from the pastry shop because I love breakfast.”)
Bugün pastaneden leziz poğaçalar aldım, çünkü sabah kahvaltısını seviyorum.
the grocery store
bakkal
far
uzak
The school is far.
Okul uzak.
the butcher
kasap
close
yakın
(English: “The pastry shop is farther than the small grocery store but closer than the butcher.”)
Pastane, bakkaldan daha uzak ama kasaptan daha yakın.
the hairdresser
kuaför
I am going to the hairdresser.
Ben kuaföre gidiyorum.
the appointment
randevu
(English: “The hairdresser is very crowded today; I must wait until tomorrow to get an appointment.”)
Kuaför bugün çok kalabalık, randevu almak için yarına kadar beklemeliyim.
the hairdresser’s shop
kuaför dükkan
the service
hizmet
The service is fast.
Hizmet hızlı.
(English: “The hairdresser’s shop seems more expensive than the butcher’s, but it truly offers high-quality service.”)
Kuaför dükkanı bana kasaptan daha pahalı görünüyor, ama burası gerçekten kaliteli hizmet sunuyor.
the fever
ateş
to rise
yükselmek
The price is rising today.
Fiyat bugün yükseliyor.
the pharmacy
eczane
the medicine
ilaç
(English: “My fever rose this morning, so I went to the pharmacy to buy medicine.”)
Sabah ateşim yükseldi, bu yüzden eczaneye gidip ilaç aldım.
to open
açılmak
urgent
acil
The message is urgent.
Mesaj acil.
(English: “The pharmacy opens earlier than the small grocery store, which is very helpful in emergencies.”)
Eczane, bakkala göre daha erken açılıyor; bu da acil durumlarda çok işe yarıyor.
the manager
müdür
to leave
çıkmak
I am leaving the house.
Ben evden çıkıyorum.
the secretary
sekreter
to entrust
emanet etmek
I am entrusting the new book to my friend.
Ben yeni kitabı arkadaşıma emanet ediyorum.
(English: “The company manager left the city yesterday and entrusted the office tasks to the secretary.”)
Şirket müdürü dün şehir dışına çıktı, ofisteki işleri sekretere emanet etti.
earlier
daha erken
The bus will arrive earlier.
Otobüs daha erken gelecek.
(English: “The secretary arrived earlier than the manager this morning and answered the phones.”)
Sekreter bu sabah müdürden daha erken geldi ve telefonları cevapladı.
to hear
işitmek
from where
nereden
Where are you coming from?
Sen nereden geliyorsun?
(English: “While walking on the road, I heard a strange sound but couldn’t figure out where it came from.”)
Yolda yürürken garip bir ses işittim, ama nereden geldiğini anlayamadım.
to relax
rahatlatmak
Music relaxes me.
Müzik beni rahatlatıyor.
(English: “Sometimes hearing the wind at home relaxes me, especially when it’s quiet at night.”)
Bazen evde rüzgarın sesini işitmek beni rahatlatıyor, özellikle gece sessiz olunca.
the clothing style
giyim tarz
Clothing style is beautiful.
Giyim tarz güzel.
yourself
kendin
Do it yourself.
Kendin yap.
brave
cesur
(English: “Since you changed your clothing style, do you feel more comfortable and brave, right?”)
Giyim tarzını değiştirdiğine göre, sen kendini daha rahat ve cesur hissediyorsun, değil mi?
minimalist
minimalist
This room is minimalist.
Bu oda minimalist.
the style
tarz
Style is simple and modern.
Tarz basit ve modern.
popular
popüler
The film is popular.
Film popüler.
simple
sade
the space
ortam
(English: “Minimalist style is now more popular in home decoration because simple spaces help a person relax.”)
Ev dekorasyonunda minimalist tarz artık daha popüler, çünkü sade ortamlar insanı dinlendiriyor.
the window
pencere
(English: “If the window is open, you can hear the sounds from the street more clearly.”)
Pencere açıksa sokaktan gelen sesleri daha net duyabilirsin.
the curtain
perde
stylish
şık
The jacket is stylish.
Ceket şık.
the look
görünüm
The look is modern.
Görünüm modern.
the light
ışık
to block
engellemek
(English: “A long curtain gives the window a more stylish look, but also blocks some light.”)
Uzun bir perde, pencereye daha şık bir görünüm verir, ama ışığı da biraz engeller.
dark
koyu
I am wearing a dark jacket.
Ben koyu ceket giyiyorum.
inside
içeri
The dog is running inside.
Köpek içeri koşuyor.
(English: “If the curtains are dark, morning light enters later.”)
Eğer perdeler koyu renkliyse, sabah ışığı daha geç içeri girer.
to deal with
baş etmek
the courage
cesaret
(English: “Some people need great courage in order to deal with difficulties.”)
Bazı insanlar zorluklarla baş etmek için büyük cesarete ihtiyaç duyar.
to fear
korkmak
I am afraid of the rain.
Ben yağmurdan korkuyorum.
(English: “When my courage increases, I’m not afraid to start new projects.”)
Benim cesaretim artınca, yeni projelere başlamaktan korkmuyorum.
the career
kariyer
I want to have a career.
Ben kariyer yapmak istiyorum.
completely
tamamen
I am completely happy.
Ben tamamen mutlu.
(English: “She made a really brave decision and completely changed her career.”)
O, gerçekten cesur bir karar verdi ve kariyerini tamamen değiştirdi.
to encourage
cesaretlendirmek
the business
to start
kurmak
I am starting a family.
Ben aile kuruyorum.
(English: “I want to encourage my friend because he is hesitant to start a new business.”)
Arkadaşımı cesaretlendirmek istiyorum, çünkü o yeni bir iş kurmaktan çekiniyor.
the word
söz
the goal
hedef
I am walking toward the goal because it is very important.
Ben hedefe yürüyorum, çünkü o çok önemli.
(English: “Sometimes even a small word can encourage people toward big goals.”)
Bazen küçük bir söz bile insanları büyük hedefler için cesaretlendirebilir.
the documentary
belgesel
wild
vahşi
The wild wind is blowing.
Vahşi rüzgar esiyor.
the animal
hayvan
(English: “While watching a documentary yesterday, I got a better understanding of wild animals’ lives.”)
Dün belgesel izlerken vahşi hayvanların yaşamını daha iyi anladım.
the history
tarih
I am learning history.
Ben tarih öğreniyorum.
(English: “Documentaries are an interesting resource for learning new information about nature and history.”)
Belgeseller, doğa ve tarih hakkında yeni bilgiler öğrenmek için ilginç bir kaynak.
carefully
dikkatli
I am reading the book carefully.
Ben kitabı dikkatli okuyorum.
to brush
fırçalamak
(English: “I carefully brush my teeth every morning, so they stay healthy.”)
Her sabah dişlerimi dikkatlice fırçalıyorum, böylece sağlıklı kalıyorlar.
the toothpaste
diş macunu
I am using toothpaste.
Ben diş macunu kullanıyorum.
the paste
macun
I am using paste.
Ben macun kullanıyorum.
the mouth
ağız
The mouth is open.
Ağız açık.
fresh
ferah
(English: “I bought a new toothpaste; brushing my teeth with this paste makes my mouth feel fresh.”)
Yeni diş macunu aldım; bu macunla dişleri fırçalamak ağzımı ferah hissettiriyor.
next-door
yan
the fire
yangın
to break out
çıkmak
luckily
neyse ki
to extinguish
söndürmek
(English: “Last week, a small fire broke out in my next-door neighbor’s kitchen; luckily, it was extinguished quickly.”)
Geçen hafta yan komşunun mutfağında küçük bir yangın çıktı, neyse ki kısa sürede söndürüldü.
the fire department
itfaiye
to get under control
kontrol altına almak
nobody
kimse
Nobody is talking.
Kimse konuşmuyor.
the harm
zarar
(English: “The fire department arrived immediately and got the fire under control; nobody was harmed.”)
İtfaiye hemen geldi ve yangını kontrol altına aldı, kimseye zarar gelmedi.
to grow
büyümek
The tree is growing slowly.
Ağaç yavaş büyüyor.
the team
ekip
The team is buying fruit from the market.
Ekip marketten meyve alıyor.
to call
çağırmak
(English: “If the fire had grown bigger, the fire department would have had to call in more teams.”)
Eğer yangın büyüseydi, itfaiye daha fazla ekip çağırmak zorunda kalacaktı.
the doctor
doktor
The doctor is working in the office.
Doktor ofiste çalışıyor.
the check-up
kontrol
to have done
yaptırmak
(English: “I made an appointment with the doctor today because I want to have regular check-ups.”)
Bugün doktordan randevu aldım, çünkü düzenli kontrol yaptırmak istiyorum.
in the neighborhood
mahalle
the sweet
tatlı
to sell
satmak
I am selling a book.
Ben kitap satıyorum.
(English: “In my opinion, the pastry shop in this neighborhood sells the most delicious sweets.”)
Bu mahalledeki pastane, bana göre en lezzetli tatlıları satıyor.
the glass
bardak
The glass is red.
Bardak kırmızı.
the other
diğeri
I am drinking tea, the other is drinking water.
Ben çay içiyorum, diğeri su içiyor.
as
kadar
more elegant
daha şık
(English: “This glass is not as big as the other one, but it looks more elegant.”)
Bu bardak, diğeri kadar büyük değil ama daha şık görünüyor.
to notice
fark etmek
I noticed the noise.
Ben gürültüyü fark ettim.
the bag
çanta
I am carrying a bag.
Ben çanta taşıyorum.
mine
benimki
The pen is red, mine is blue.
Kalem kırmızı, benimki mavi.
(English: “Have you noticed your bag is lighter than mine, yet you still get very tired?”)
Fark ettin mi, senin çantan benimkinden daha hafif, ama sen yine de çok yoruluyorsun.
other
diğer
I am making a plan with the other teacher.
Ben diğer öğretmenle plan yapıyorum.
(English: “The flowers in the garden are not as colorful as those at the other house, but they are still very beautiful.”)
Bahçedeki çiçekler, diğer evin çiçekleri kadar renkli değil ama yine de çok güzel.
to work
işe yaramak
Regular exercise works.
Düzenli egzersiz işe yarar.
The medicine works.
İlaç işe yarıyor.
slowly
yavaşça
I am walking slowly.
Ben yavaşça yürüyorum.
The door is opening slowly.
Kapı yavaşça açılıyor.
the crowd
kalabalık
I am watching the crowd.
Ben kalabalığı izliyorum.
The crowd is blocking the road.
Kalabalık yolu engelliyor.
to stroll
gezmek
I want to stroll in the park.
Ben parkta gezmek istiyorum.
The animal is strolling on the street.
Hayvan sokakta geziyor.
the fire brigade
itfaiye
I am calling the fire brigade.
Ben itfaiyeyi çağırıyorum.
The fire brigade extinguished the fire.
İtfaiye yangını söndürdü.