Question | Answer |
---|---|
The contractor is having a new house built, and a local contractor is renovating houses in the neighborhood. | Müteahhit, yeni bir ev yaptırıyor ve yerel müteahhit mahallede ev yenilemesi yapıyor. |
My new bookshelf brought order to my room, and I am considering replacing my old bookshelf. | Yeni kitaplığım odama düzen getirdi ve eski kitaplığımı değiştirmeyi düşünüyorum. |
the baking | fırıncılık |
My neighbor works in baking and sells fresh simit every morning. | Komşum fırıncılık yapıyor ve her sabah taze simit satıyor. |
Baking is the secret of good bread. | Fırıncılık, güzel ekmeklerin sırrıdır. |
to import | ithalat yapmak |
The company wants to import. | Şirket ithalat yapmak istiyor. |
to export | ihracat yapmak |
The factory wants to export. | Fabrika ihracat yapmak istiyor. |
the export | ihracat |
The company is growing with export. | Firma ihracatla büyüyor. |
the country | ülke |
the development | kalkınma |
the import | ithalat |
Import is increasing because our country is buying more fruit. | İthalat artıyor çünkü ülkemiz daha fazla meyve alıyor. |
whereas | ise |
I am drinking tea, whereas my sibling is drinking coffee. | Ben çay içiyorum, kardeşim ise kahve içiyor. |
product | ürün |
the variety | çeşitlilik |
There is variety in the market. | Pazarda çeşitlilik var. |
The company both imports and exports; export contributes to our country’s development, while import enhances product variety. | Şirket hem ithalat hem de ihracat yapıyor; ihracat ülkemizin kalkınmasına, ithalat ise ürün çeşitliliğine katkı sağlıyor. |
the survey | anket |
to fill out | doldurmak |
The students filled out a survey at the end of the lesson. | Öğrenciler, ders sonunda bir anket doldurdular. |
The survey results provided strong feedback to the teacher. | Anket sonuçları, öğretmene güçlü bir geri bildirim sundu. |
the job interview | iş görüşmesi |
I am going to the job interview. | Ben iş görüşmesine gidiyorum. |
the contract | sözleşme |
to be signed | imzalanmak |
A new contract was signed during the job interview. | İş görüşmesinde yeni bir sözleşme imzalandı. |
the right | hak |
Everyone wants a right. | Herkes hak ister. |
to secure | güvence altına almak |
I am securing my house. | Ben evimi güvence altına alıyorum. |
The new contract secures the rights of the employees. | Yeni sözleşme, çalışanların haklarını güvence altına alıyor. |
guaranteed | garantili |
This car is guaranteed. | Bu araba garantili. |
This product is guaranteed; the warranty period is five years. | Bu ürün garantili; garanti süresi beş yıldır. |
during | -sırasında |
During the meeting, everyone listened quietly. | Toplantı sırasında herkes sessizce dinledi. |
The teacher emphasized success during the presentation. | Öğretmen, sunum sırasında başarıyı vurguladı. |
In the presentation, the importance of innovative ideas was also emphasized. | Sunumda, yenilikçi fikirlerin önemi de vurgulandı. |
the order | sipariş |
I am placing an order. | Ben sipariş veriyorum. |
the delivery | teslimat |
planned | planlanan |
The planned project will start tomorrow. | Planlanan proje yarın başlayacak. |
to occur | gerçekleşmek |
The delivery of the order occurred one day before the planned date. | Siparişin teslimatı planlanan günden bir gün önce gerçekleşti. |
Fast delivery increases customer satisfaction. | Hızlı teslimat, müşteri memnuniyetini artırır. |
high-quality | yüksek kaliteli |
There is high-quality food in the restaurant. | Restoranda yüksek kaliteli yemekler var. |
the raw material | hammadde |
The factory uses high-quality raw materials. | Fabrika, yüksek kaliteli hammadde kullanıyor. |
As raw material prices dropped, product prices started to decrease. | Hammadde fiyatları düştükçe, ürün fiyatları da azalmaya başladı. |
competitive | rekabetçi |
New products were launched in the market at competitive prices. | Yeni ürünler rekabetçi fiyatlarla piyasaya sürüldü. |
to force | zorunlu kılmak |
Working in a competitive environment forces continuous improvement. | Rekabetçi ortamda çalışmak, sürekli gelişmeyi zorunlu kılar. |
rural | kırsal |
Rural life is calm. | Kırsal hayat sakin. |
to revitalize | canlandırmak |
Rural development projects revitalize the local economy. | Kırsal kalkınma projeleri, yerel ekonomiyi canlandırıyor. |
infrastructure | altyapı |
rapidly | hızla |
Infrastructure projects are progressing rapidly for the country’s development. | Ülkemizde kalkınma için altyapı projeleri hızla ilerliyor. |
the integration | entegrasyon |
This software provides integration with other systems. | Bu yazılım, diğer sistemlerle entegrasyon sağlıyor. |
Integration increases the efficiency of business processes. | Entegrasyon, iş süreçlerinin verimliliğini artırır. |
the sustainability | sürdürülebilirlik |
the principle | ilke |
Principle is important. | İlke önemli. |
to adhere | bağlı kalmak |
to operate | çalışmak |
The company operates in accordance with the principle of sustainability. | Firma, sürdürülebilirlik ilkesine bağlı kalarak çalışıyor. |
the protection | korunma |
Protection from the sun is important. | Güneşten korunma önemli. |
Sustainability helps protect natural resources. | Sürdürülebilirlik, doğal kaynakların korunmasına yardımcı olur. |
the consumption | tüketim |
the impact | etki |
Beautiful music makes an impact. | Güzel müzik etki yapıyor. |
Energy consumption decreased and had a positive impact on the environment. | Enerji tüketimi azaldı ve çevreye olumlu etki yaptı. |
As consumption habits change, markets are also transforming. | Tüketim alışkanlıkları değiştikçe, piyasalar da dönüşüyor. |
the optimization | optimizasyon |
Optimization in business processes saved time. | İş süreçlerinde optimizasyon yapılarak zaman tasarrufu sağlandı. |
the increase | artış |
There is a price increase. | Fiyat artış var. |
to lead to | yol açmak |
Wrong decisions lead to big problems. | Yanlış kararlar, büyük sorunlara yol açar. |
Optimization leads to continuous increases in efficiency. | Optimizasyon, sürekli verimlilik artışına yol açar. |
democratic | demokratik |
Democratic discussions were held at the meeting. | Toplantıda demokratik tartışmalar yapıldı. |
the value | değer |
Value is increasing. | Değer artıyor. |
of | -un |
the cohesion | bütünlük |
Democratic values strengthen social cohesion. | Demokratik değerler, toplumun bütünlüğünü güçlendirir. |
the young person | genç |
The young person is going to the cinema. | Genç sinemaya gidiyor. |
combative | mücadeleci |
the spirit | ruh |
The spirit is calm. | Ruh sakin. |
Young people display a combative spirit. | Gençler mücadeleci bir ruh sergiliyor. |
to overcome | üstesinden gelmek |
I am overcoming difficulties. | Ben zorlukların üstesinden geliyorum. |
Being combative makes overcoming difficulties easier. | Mücadeleci olmak, zorlukların üstesinden gelmeyi kolaylaştırır. |
to launch | başlatmak |
He launched a new business initiative. | O, yeni bir iş teşebbüsü başlattı. |
to risk | göze almak |
Taking an initiative requires taking risks. | Teşebbüs almak, riskleri göze almayı gerektirir. |
the dad | baba |
to have (someone) write | yazdırmak |
My dad had me write homework. | Babam bana ödev yazdırdı. |
her | onun |
to have prepared | hazırlatmak |
I had food prepared. | Ben yemek hazırlattım. |
My mom had breakfast prepared for her children. | Annem, çocuklarına kahvaltı hazırlattı. |
to have typed | yazdırmak |
I had the report typed in the office. | Ben, ofiste raporu yazdırdım. |
to have washed | yıkatmak |
I am having my car washed. | Ben arabamı yıkatıyorum. |
My friend had his car washed. | Arkadaşım, arabasını yıkattı. |
marketing | pazarlama |
The marketing method works. | Pazarlama yöntemi işe yarıyor. |
the department | departman |
The department is discussing new ideas in the meeting. | Departman toplantıda yeni fikirler tartışıyor. |
warranty | garanti |
to optimize | optimize etmek |
I want to optimize my time. | Ben zamanımı optimize etmek istiyorum. |
The marketing department optimized the delivery and warranty conditions. | Pazarlama departmanı, teslimat ve garanti koşullarını optimize etti. |
the interaction | etkileşim |
There is interaction between the students and the teacher. | Öğrenciler ve öğretmen arasında etkileşim var. |
aimed at increasing | artırmak yönelik |
This meeting is an initiative aimed at increasing the team’s integration and democratic interaction. | Bu toplantı, ekibin entegrasyonunu ve demokratik etkileşimini artırmaya yönelik bir teşebbüstür. |
ready | hazır |
The meal is ready, let's sit at the table immediately. | Yemek hazır, hemen sofraya oturalım. |
The contract is ready to be signed. | Sözleşme imzalanmak için hazır. |
the risk | tehlike |
I am taking the risk. | Ben tehlikeyi göze alıyorum. |
Your questions are stored by us to improve Elon.io