Question | Answer |
---|---|
the expectation | beklenti |
all | hepsi |
All the toys are on the table. | Oyuncaklar hepsi masada. |
clear | net |
Today I have some expectations, but not all of them are very clear. | Bugün bazı beklentilerim var, fakat hepsi çok net değil. |
to mention | bahsetmek |
to care about | önemsemek |
I care about my friends. | Ben arkadaşlarımı önemserim. |
My friend cares about the expectations I mentioned. | Arkadaşım, bahsettiğim beklentileri önemsiyor. |
impressive | etkileyici |
The photo is impressive. | Fotoğraf etkileyici. |
the subject | konu |
to explain | anlatmak |
We are thinking of watching an impressive film; I hope the subject is explained clearly. | Etkileyici bir film izlemeyi düşünüyoruz, umarım konu net bir şekilde anlatılır. |
the novel | roman |
I am reading a novel. | Ben roman okuyorum. |
the way | biçim |
The way of speaking is nice. | Konuşma biçim güzel. |
In this novel, the emotions are not clear; events sometimes progress in a complicated way. | Bu romanda duygular net değil, olaylar bazen karışık biçimde ilerliyor. |
written | yazılı |
The written exam is easy. | Yazılı sınav kolay. |
the assignment | ödev |
main | ana |
to indicate | belirtmek |
The teacher wanted us to indicate the main points in written assignments. | Öğretmen, yazılı ödevlerde ana noktaları belirtmemizi istedi. |
the other | başka |
the ease | kolaylık |
Indicating the main points provides great ease when explaining the topic to others. | Ana noktaları belirtmek, konuyu başkalarına anlatırken büyük kolaylık sağlar. |
any | hiçbir |
I am not eating any bread. | Ben hiçbir ekmek yemiyorum. |
the evidence | kanıt |
the conclusion | sonuç |
to reach | varmak |
Without any evidence, one cannot reach such a conclusion; research is needed. | Hiçbir kanıt olmadan böyle bir sonuca varılmaz, araştırmalar yapmak gerekir. |
the claim | iddia |
to support | desteklemek |
The evidence presented by experts supports the claims in the report. | Uzmanların sunduğu kanıt, rapordaki iddiaları destekliyor. |
the invention | buluş |
to introduce | tanıtılmak |
many | birçok |
I am reading many books. | Ben birçok kitap okuyorum. |
to get excited | heyecanlanmak |
I get excited while watching a film. | Ben film izlerken heyecanlanıyorum. |
to care | önemsemek |
I care a lot about my family. | Ben ailemi çok önemserim. |
When a new invention is introduced, many people get excited and start caring about the subject. | Yeni bir buluş tanıtılınca, birçok kişi heyecanlanır ve konuyu önemsemeye başlar. |
to excite | heyecanlandırmak |
as if | gibi |
This invention seems to be designed to truly excite people. | Bu buluş, insanları gerçekten heyecanlandırmak için tasarlanmış gibi görünüyor. |
the stomach | mide |
to hurt | ağrımak |
My tooth hurts. | Dişim ağrıyor. |
Because I haven’t eaten anything this morning, my stomach hurts a little; maybe I should eat something. | Sabah bir şey yemediğim için midem hafif ağrıyor, belki biraz yemek yesem iyi olur. |
hungry | aç |
I am hungry. | Ben açım. |
the pain | ağrı |
to get hungry | acıkmak |
Staying hungry for a long time can create pain in the stomach, so when you get hungry, you should eat something light right away. | Uzun süre aç kalmak midede ağrı oluşturabilir, bu yüzden acıkınca hemen hafif bir şeyler yemelisin. |
spacious | ferah |
the air | hava |
The air is clean. | Hava temiz. |
When I get hungry, I prefer to sit in a spacious cafe, because the air relaxes my mind. | Ben acıkınca ferah bir kafede oturmayı tercih ediyorum, çünkü hava benim zihnimi dinlendiriyor. |
more productive | daha verimli |
Working in a spacious environment provides me with great ease and supports me to be more productive. | Ferah ortamda çalışmak, bana büyük bir kolaylık sağlıyor ve daha verimli olmamı destekliyor. |
the father | baba |
these days | şu aralar |
These days I am reading more books. | Şu aralar ben daha çok kitap okuyorum. |
busy | meşgul |
the business project | iş projesi |
to work on | uğraşmak |
My father is very busy these days because he is working on a new business project. | Babam şu aralar çok meşgul, çünkü yeni bir iş projesiyle uğraşıyor. |
comfortable | konforlu |
the chair | sandalye |
The chair is comfortable. | Sandalye rahat. |
to get tired | yorulmak |
I run in the park, but I get tired quickly. | Ben parkta koşuyorum, ama çabuk yoruluyorum. |
When I am also busy, I like to use a comfortable chair, so I don’t get tired. | Ben de meşgul olduğum zamanlar konforlu bir sandalye kullanmayı seviyorum, böylece yorulmuyorum. |
the armchair | koltuk |
the brain | beyin |
The brain is working. | Beyin çalışıyor. |
Sitting in a comfortable armchair relaxes my mind instead of exciting it. | Konforlu koltukta oturmak, beynimi heyecanlandırmak yerine dinlendiriyor. |
to suppose | zannetmek |
I suppose you are happy. | Ben seni mutlu zannetiyorum. |
incorrectly | yanlış |
I am thinking incorrectly. | Ben yanlış düşünüyorum. |
fully | tam |
I sometimes use the word “zannetmek” incorrectly because I didn’t fully know its meaning. | Ben zannetmek kelimesini bazen yanlış kullanıyorum, çünkü anlamını tam bilmiyordum. |
the beard | sakal |
the style | stil |
The style is beautiful. | Stil güzel. |
to change | değiştirmek |
I want to change my house. | Ben evimi değiştirmek istiyorum. |
to think | zannetmek |
I don't think that this film is fun. | Ben bu filmin eğlenceli olduğunu zannetmiyorum. |
When my friend changed his beard style, I thought he was someone else. | Arkadaşım sakal stilini değiştirdiğinde, onun başka biri olduğunu zannetmiştim. |
definitely | kesinlikle |
to recognize | tanımak |
to struggle | zorlanmak |
I struggle while speaking Turkish. | Ben Türkçe konuşurken zorlanıyorum. |
Shaving a beard definitely makes a person look different; sometimes people have difficulty recognizing him. | Sakal kesmek kesinlikle kişiyi farklı gösteriyor, bazen insanlar tanımakta zorlanıyor. |
to let | bırakmak |
If you definitely want to look natural, don’t let your beard grow too long. | Kesinlikle doğal görünmek istiyorsan, sakalını çok uzun bırakma. |
the horizon | ufuk |
The horizon is wide. | Ufuk geniş. |
The book that I read is a source that opens new horizons for me. | Okuduğum kitap, bana yeni ufuklar açan bir kaynaktır. |
the picture | resim |
The picture is very beautiful. | Resim çok güzel. |
to exhibit | sergilemek |
the work | eser |
The work is very interesting. | Eser çok ilginç. |
The pictures that you saw resemble the works that were exhibited in the museum yesterday. | Gördüğün resimler, dün müzede sergilenen eserlere benziyor. |
the cake | pasta |
I am making cake. | Ben pasta yapıyorum. |
most delicious | en lezzetli |
Cake is the most delicious. | Pasta en lezzetli. |
The cake that my friend made was definitely the most delicious cake I have tasted so far. | Arkadaşımın yaptığı pasta, kesinlikle bugüne kadar tattığım en lezzetli pastaydı. |
The music that you listened to seems to have been chosen to really excite me. | Senin dinlediğin müzik, beni gerçekten heyecanlandırmak üzere seçilmiş gibi görünüyor. |
the flower | çiçek |
The flower is beautiful. | çiçek güzel. |
dried up | kurumuş |
to water | sulamak |
to be useful | işe yaramak |
The flowers that I examined in the garden have dried up, so watering them now is useless. | Bahçede incelediğim çiçekler kurumuş, bu yüzden onları sulamak artık işe yaramıyor. |
The notebook that he took notes in looks messy, yet it contains very useful information. | Onun not aldığı defter, karışık görünmesine rağmen çok faydalı bilgiler içeriyor. |
the owner | sahip |
The owner is resting at home. | Sahip evde dinleniyor. |
The person you saw on the street this morning was the owner of the market my father constantly shops at. | Sabah yolda gördüğün kişi, babamın sürekli alışveriş yaptığı marketin sahibiydi. |
a lot | bolca |
I am buying lots of fruit from the market. | Ben marketten bolca meyve alıyorum. |
the practice | pratik |
Practice gives good results. | Pratik, iyi sonuç verir. |
understandable | anlaşılır |
The lesson is understandable. | Ders anlaşılır. |
to become | hale gelmek |
The classroom became calm. | Sınıf sakin hale geldi. |
If you practice this language a lot, the sentences that you write become both natural and easy to understand. | Bu dilde bolca pratik yaparsan, senin yazdığın cümleler hem doğal hem de kolay anlaşılır hale gelir. |
in my hand | elimdeki |
The notebook I have is old but useful. | Elimdeki defter eski ama kullanışlı. |
the dictionary | sözlük |
to find | bulmak |
I found the pen. | Ben kalemi buldum. |
The dictionary I have helps me quickly find words whose meaning I don’t know. | Elimdeki sözlük, anlamını bilmediğim kelimeleri hızla bulmamı sağlıyor. |
the text | metin |
The text is short. | Metin kısa. |
Using a dictionary is definitely a beneficial method for understanding complex texts. | Sözlük kullanmak, karışık metinleri anlamak için kesinlikle faydalı bir yöntemdir. |
true | doğru |
The claim is true. | İddia doğru. |
the head | baş |
There is pain in my head. | Başımda ağrı var. |
the photograph | fotoğraf |
I am exhibiting the photographs in the museum. | Ben müzede fotoğrafları sergiliyorum. |
the plant | bitki |
I am giving water to the plant. | Ben bitkiye su veriyorum. |
I am watering the plants in the garden. | Ben bahçedeki bitkileri suluyorum. |
to spin | dönmek |
My head is spinning. | Başım dönüyor. |
Your questions are stored by us to improve Elon.io