Elon.io logoELON.IO

Reading Turkish: İstanbul Hatırası - Ahmet Ümit

QuestionAnswer
"Oh brother of Zeus and Hades."'Ey Zeus'un ve Hades'in kardeşi.'
"Oh God of the earthquakes"'Ey yer sarsıntılarının tanrısı.'
"Oh God of the seas"'Ey denizlerin tanrısı.'
"Oh God of the seas, the earthquakes, the horses"'Ey denizlerin, yer sarsıntılarının, atların tanrısı.'
"Oh Immortal of the Strongest"'Ey en güçlülerin ölümsüzü'
"Oh Poseidon," he boomed with a submissive voice.'Ey Poseidon,' diye gürledi, itaatkâr bir sesle.
"Oh Poseidon," he boomed with a submissive voice. "Oh God of the seas, the earthquakes, the horses."'Ey Poseidon,' diye gürledi, itaatkâr bir sesle. 'Ey denizlerin, yer sarsıntılarının, atların tanrısı.'
"Oh Poseidon," he boomed.'Ey Poseidon,' diye gürledi.
"Oh Son of Kronos and Rheia."'Ey Kronos ile Rheia'nın oğlu.'
"Oh Strongest of the Immortals."'Ey ölümsüzlerin en güçlüsü.'
'Oh God of the horses''Ey atların tanrısı.'
(ancient name of İstanbul)Byzantion
(by) being /asolarak
(by) gently lifting up his swordKılıcını usulca kaldırarak
(inner) peacehuzur
(on) three sides surroundedüç yanı çevrili
(the inside of) the palmsavuç içleri
(the one) loving us mostbizi en çok seven
/to bend /bow down /give in /agree/conformboyun eğmek
a /onebir
a bit morebiraz daha
a divine giftkutsal bir armağan
a greying beardkırçıl bir sakal
a lasting cursekalıcı bir lanet
a little bitbir parça
a scimitar (a short sword with a curved blade that broadens towards the point, used originally in Eastern countries.)enli kılıç
a storm to break outfırtına çıkmak
a womanbir kadın
absolutemutlak
again (y)yeniden
again (y)yine
against /opposite / before /towardskarşı
against usbize karşı
All four warriors who barely held back the young bull shuddered, too, but the King didn't tremble.Genç boğayı güçlükle zapt eden dört savaşçının dördü de ürperdi, ama Kral ürpermedi.
All four warriors who barely held back the young bull shuddered, too, the priest who was one step behind (g) the bull shivered, too, but the King didn't shiver.Genç boğayı güçlükle zapt eden dört savaşçının dördü de ürperdi, boğanın bir adım gerisindeki kâhin de ürperdi ama Kral ürpermedi.
All four warriors who barely held back the young bull shuddered, too.Genç boğayı güçlükle zapt eden dört savaşçının dördü de ürperdi.
aloneyalnız
alreadyçoktan
also after this /also hereafterbundan sonra da
altarsunak
alwaysher zaman
an ancient motivekadim bir güdü
an eagle's headbir kartal başı
ancient /very old (k)kadim
and /also(following noun, participle...)da - de
and /withile
and a bit sad(m)bir parça da mahzun
and a little bitbir parça da
and we want to offer you our gratitudebiz de sana şükranlarımızı sunmak istiyoruz
And we want to offer you our gratitude, by sacrifing this bull.Biz de sana şükranlarımızı, bu boğayı kurban ederek sunmak istiyoruz
angrilyöfkeyle
angrily he began to fumeöfkeyle burnundan solumaya başladı
animalhayvan
Are you saying they sacrificed the man to Atatürk?Adamı Atatürk'e kurban mı ettiler diyorsun?
area / field /spacealan
armkol
as a divine giftkutsal bir armağan olarak
as if he hadn't heardsanki duymamış gibi
as if he hadn't heard these words (s)sanki bu sözleri duymamış gibi
as if it wantedsanki istercesine
as if it wanted to inform about the approaching disastersanki yaklaşmakta olan felaketi haber vermek istercesine
as if it wanted to inform about the disastersanki felaketi haber vermek istercesine
as if it wanted to understand the things that were going to beolacakları anlamak istercesine
at Byzas, the young king of this young countrybu genç ülkenin genç kralı Byzas'a
at every side of it/all overher yanına
baby blue/milk bluesüt mavisi
beardsakal
beautifulgüzel
becauseçünkü
because he was boundbağlandığı için
because I have startedbaşladığımdan
because I have started to get oldyaşlanmaya başladığımdan
before / in front of (dat > direction)önüne
before /earlierönce
before the kingkral'dan önce
Before the King the bull noticed his sword.Boğa kral'dan önce kılıcını fark etti.
Before the king walking towards him, the bull noticed his sword.Boğa kendisine doğru yürüyen Kral'dan önce kılıcını fark etti.
behaviour /attitude /mannertavır
behind (g)gerisinde
behind him / following him /afterwardpeşi sıra
beigebej
being about to approach / being in the middle of approachingyaklaşmakta olan
blacksiyah
bloodkan
boatgemi
body (b)beden
both on land and at seakarada da denizde de
bottomdip
bowl /pot /çalyxçanak
broadgeniş
brotherkardeş
bullboğa
butama
but again the muscled arms didn't allow itama kaslı kollar yine izin vermedi
but for some reasonama nedense
but for some reason somehow he also couldn't take his eyes (looks) off his victim's black eyes getting dullama nedense, o da bakışlarını kurbanının donuklaşan siyah gözlerinden bir türlü alamıyordu.
But the four warriers didn't allow itAma dört savaşçı izin vermedi ona
But the four warriers didn't allow it, they clung very tight to the ropes holding the strong animal.Ama dört savaşçı izin vermedi ona, sımsıkı sarıldılar güçlü hayvanı tutan iplere.
but the King didn't tremble.ama Kral ürpermedi.
but without using his swordama kılıcını kullanmadan
by also dragging the soldiers alongaskerleri de sürükleyerek
by offering you this bull as a sacrificebu boğayı kurban ederek
Byzas gently approached the bull.Byzas, usulca boğaya yaklaştı.
Byzas stood majestically in front of the nice animal, but without using his sword, without offering the bull with his own hands to god he looked respectfully at his victim.Byzas, görkemli, güzel hayvanın önünde durdu ama kılıcını kullanmadan, boğayı Tanrı'ya kendi elleriyle sunmadan, saygıyla kurbanına baktı.
Byzas stood majestically in front of the nice animal.Byzas, görkemli, güzel hayvanın önünde durdu
cause of death /Todesursacheölüm nedeni
ceremony /celebrationtören
chest (body)göğüs
childrençocuklar
chin /jawçene
city (k)kent
city line ferryşehir hatları vapuru
collar /Kragenyaka
colourrenk
colouredrenkli
companionship/camaraderieyoldaşlık
consecration ceremonykutsanma töreni
coolnessserinlik
corpscesede
country / landülke
curselanet
cut /incision /slashkesik
daygün
deathölüm
deepderin
delectable /delicious (n)nefis
delicious (l)lezzetli
delicious (n) fruit (pl/y)nefis yemişler
difficulty /hardship (g)güçlük
directionyön
disaster /catastrophyfelaket
docile /tame /submissiveuysal
driedkurumuş
eaglekartal
earlier / just now/a short while agoaz önce
earth quakesyer sarsıntıları
earthentoprak
easily /with ease (r)rahatlıkla
eerie /scary /frightening (ü)ürkütücü
effectetki
eightyseksen
end /point /tip
Ensure that the other (ö) gods have pity on usöteki tanrıların bize acımasını sağla
escape /evadekurtulmak
everythingher şey
eyegöz
far /remote /distant (u)uzak
fearkorku
fearful /terrible/ dreadful /gruesome /horrifyingkorkunç
feather, hairtüy
fertiledoğurgan
fertile /abundantbereketli
fiftyelli
fireateş
fire spreading /red hotateş saçan
firstilk
first it collapsed (ç) on its trembling kneesönce titreyen dizlerinin üzerine çöktü
first(ly) (ö)önce
fishbalık
fixed /attached (t)takılı
foamköpük
foot /legayak
for some reason (n)nedense
For some reason, to look at the corpse distressed me.Nedense, cesede bakmak canımı sıktı.
For you are just...Çünkü sen adilsin....
For you are powerfulÇünkü sen güçlüsün
For you are the one loving us most.Çünkü bizi en çok sevensin.
fortykırk
fourdört
four of the warrierssavaşçının dördü
four warriersdört savaşçı
frequently /time after time/ repeatedlydefalarca
from down /from the bottom /from belowalttan
from dried bloodkurumuş kandan
from its wristsbileklerinden
from the peoplehalkından
from the sword's bright surfacekılıcın parlak yüzeyinden
from usbizden
front (part of the face) /forehead/Stirnalın
fruit (y)yemiş
gardenbahçe
generousçömert
gently (u)usulca
gift (a)armağan
glory /splendour /magnificencegörkem
glow /glimmer / shimmerparıltı
God (t)Tanrı
God had kept trouble awayTanrı, belayı uzak tutmuştu
God had kept trouble away from the people.Tanrı, belayı uzak tutmuştu halkından.
God had offered offered to them as a divine giftTanrı kutsal bir armağan olarak sunmuştu onlara
God had offered this beautiful country to them as a divine giftTanrı kutsal bir armağan olarak sunmuştu bu güzel ülkeyi onlara
God had offered to themTanrı sunmuştu onlara
God had offered to them as a divine gift this beautiful country reaching out to the sea like an eagle's headTanrı kutsal bir armağan olarak sunmuştu bir kartal başı gibi denize uzanan bu güzel ülkeyi onlara.
God had offered to them this beautiful countryTanrı sunmuştu bu güzel ülkeyi onlara
God looked at the King.Tanrı Kral'a bakıyordu.
God looked at the King.Tanrı Kral'a bakıyordu.
God was looking at the king.Tanrı, Kral'a bakıyordu.
gradually /slowlygiderek
gratitude /blessing /thanksgivingşükran
greyish /greying /flecked with grey /grau meliertkırçıl
hair (pl)saçlar
handel
handle /grip / hilt /Griff (k)kabza
have mercy on usbize acı
hayforkyaba
He approached gently lifting his sword.Kılıcını usulca kaldırarak yaklaştı.
he began to pantsolumaya başladı
he cared about the invisible touch of the windrüzgârın görünmez dokunuşuna aldırdı
He clutched his sharp scimitar.Enli, keskin kılıcını kavradı.
He continued (s) to lookbakmayı sürdürüyordu
He couldn't make God wait /Er durfte Gott nicht warten lassenTanrı'yı bekletmek olmazdı
He couldn't make the victim waitkurbanı bekletmek olmazdı
He couldn't wait more. /it was impossible to...Daha fazla beklemek olmazdı.
He didn't pay attention to the invisible touch of the wind nor to the cold that made his hair stand on endNe rüzgârın görünmez dokunuşuna aldırdı, ne tüylerini diken diken eden serinliğe.
He felt a coolness.Bir serinlik hissetti.
He felt a damp coolness on his broad like fire burning forehead.Ateş gibi yanan geniş alnında nemli bir serinlik hissetti.
He felt a damp coolness.Nemli bir serinlik hissetti.
He fixed his eyes on the trident that was in God's hand.Tanrı'nın elindeki üç uçlu yabaya dikti gözlerini.
He had accomplished his task.Görevini yerine getirmişti.
He had the peace of someone who has accomplished his task.Görevini yerine getirmiş birinin huzuru vardı.
He headed towards the black bull, barely held back by the four soldiers.Dört askerin güçlükle zapt ettiği siyah boğaya yöneldi.
he headed towards the bullboğaya yöneldi
he held an earthen bowl in his handelinde toprak bir çanak tuttu
he knelt, he bowed, he greeteddiz çöktü, boyun eğdi, selam verdi
He looked like fifty, his arms were extended upwards, in a way that the palms faced each other, the hands were tied at the wrists with neylon string.Elli yaşlarında gösteriyordu; kolları yukarı uzatılmış, avuç içleri birbirine bakacak şekilde, elleri naylon iple bileklerinden bağlanmıştı.
He looked like fifty.Elli yaşlarında gösteriyordu.
he looked respectfully to his victimsaygıyla kurbanına baktı
He neither cared about the invisible touch of the wind nor about the coolness.Ne rüzgârın görünmez dokunuşuna aldırdı, ne serinliğe.
he respectfully lifted his headsaygıyla başını kaldırdı
He should doyapmalıydı
He should immediately start talking.Hemen söze başlamalıydı.
He stroke the bull's throat. (g)Boğanın gırtlağına çaldı.
He took a step towards the bull.Boğaya doğru bir adım attı.
he wantedistedi
He wanted to flee from these ropes.Bu iplerden kurtulmak istedi.
He would have fled and dragged the four soldiers (too) behind him.Dört askeri de peşi sıra sürükleyip kaçacaktı.
he would have fled spreading his blood around until he ran out of power(t)Kanını etrafa saçarak takati tükenene kadar kaçacaktı.
headbaş
heart (y)yürek
his arms were extended upwardskolları yukarı uzatılmış
his arms were extended upwards, in a way that the palms faced each otherkolları yukarı uzatılmış, avuç içleri birbirine bakacak şekilde
his black skin(d)siyah derisi
his chin decorated with a thin greying beardince, kırçıl sakalın süslediği çenesi
his eyes (looks) remained fixed on the bullbakışları boğaya takılı kalmıştı
his eyes (looks) remained fixed on the bull, he had just killedbakışları az önce öldürdüğü boğaya takılı kalmıştı
his hands had been tied at the wrists with neylon stringelleri naylon iple bileklerinden bağlanmıştı
his hands were tiedelleri bağlanmıştı
his legs (a) were turned towards the seaayakları deniz yönüne çevriliydi
his silver coloured straight, long hairgümüş renkli, dalgasız, uzun saçları
His silver coloured, straight, long hair was spread onto the marble that was on the ground,the collar of his tan (ginger) coloured leather jacket and the chest of his beige shirt were blackened from dried blood.Gümüş renkli, dalgasız, uzun saçları yerdeki mermerin üzerine yayılmış, taba rengi deri ceketinin yakasıyla bej gömleğinin göğsü kurumuş kandan siyahlaşmıştı.
His silver coloured, straight, long hair was spread onto the marble that was on the ground.Gümüş renkli, dalgasız, uzun saçları yerdeki mermerin üzerine yayılmıştı.
his spread legs (a)iki yana açılmış ayakları
His spread legs (a) were turned towards the sea.İki yana açılmış ayakları deniz yönüne çevriliydi.
His sword in his hand stroke the bull's throat (g) from down.Elindeki kılıcı, alttan boğanın gırtlağına çaldı.
His sword in his hand stroke the bull's throat (g).Elindeki kılıcı, boğanın gırtlağına çaldı.
his tan (ginger) coloured leather jackettaba rengi deri ceketi
his tan (ginger) coloured leather jacket and the chest of his beige shirttaba rengi deri ceketinin yakasıyla bej gömleğinin göğsü
his victim's black eyes ebbing awaykurbanının donuklaşan siyah gözleri
holy /sacred /divinekutsal
horseat
hourssaatler
huge (k)koca
hundredyüz
I could have seengörebilecektim
I easily could have seenrahatlıkla görebilecektim
I easily could have seen the deep cut in his throat, which probably led to the death of the manmuhtemelen adamın ölümüne neden olan boğazındaki derin kesiği rahatlıkla görebilecektim
I turned to the sea whose colour was gradually getting lighter.Rengi giderek açılan denize döndüm.
I turned to the sea.Denize döndüm.
I was disturbedcanımı sıktı
if he waitedbeklerse
if he waited a bit morebiraz daha beklerse
if he waited a bit more, he would make God angry.biraz daha beklerse, Tanrı'yı öfkelendirecekti.
if he waited a bit more, this silence would turn into a lasting cursebiraz daha beklerse, bu sessizlik kalıcı bir lanete dönüşecekti
If he waited a bit more, this silence would turn into a lasting curse, if he waited a bit more, he would make God angry.Biraz daha beklerse bu sessizlik kalıcı bir lanete dönüşecek, biraz daha beklerse Tanrı'yı öfkelendirecekti.
If his chin decorated with a thin greying beard hadn't fallen on his chest, I could have seen easily (r) the deep cut in his throat which probably led to the death of the man.İnce, kırçıl sakalın süslediği çenesi göğsüne düşmese, muhtemelen adamın ölümüne neden olan boğazındaki derin kesiği rahatlıkla görebilecektim.
if his chin didn't fall on his chestçenesi göğsüne düşmese
if his chin didn't fall on his chest I could have seen the cut in his throatçenesi göğsüne düşmese boğazındaki kesiği görebilecektim
if they were taken unawareseğer boş bulunsalar
If they were taken unawares, he would have dragged the four soldiers (too) behind him and fled spreading his blood around until he ran out of power(t) , but again the muscled arms didn't allow it.Eğer boş bulunsalar dört askeri de peşi sıra sürükleyip kanını etrafa saçarak takati tükenene kadar kaçacaktı ama kaslı kollar yine izin vermedi.
If they were taken unawares, he would have dragged the four soldiers (too) behind him and fled spreading his blood around until he ran out of power.Eğer boş bulunsalar dört askeri de peşi sıra sürükleyip kanını etrafa saçarak takati tükenene kadar kaçacaktı.
If they were taken unawares, he would have dragged the four soldiers (too) behind him and fled.Eğer boş bulunsalar dört askeri de peşi sıra sürükleyip kaçacaktı.
if you had not beenSen olmasaydın
If you had not been we could not have found this land on three sides surrounded by the sea (pl)Sen olmasaydın, üç yanı denizlerle çevrili bu ülkeyi bulamazdık.
If you had not been we couldn't exist both on land or on sea.Sen olmasaydın, karada da, denizde de var olamazdık.
If you had not been we couldn't have built our young city rising like a monument on these fertile grounds.Sen olmasaydın, bu bereketli toprakların üzerinde bir anıt gibi yükselen genç kentimizi kuramazdık.
immediatelyhemen
immigrantgöçmen
immortalölümsüz
in a short timekısa sürede
in a way facing each otherbirbirine bakacak şekilde
in front of our shipsgemilerimizin önüne
in his heartyüreğinde
in one blowbir vuruşta
in order to collect the blood which will flowakacak kanı toplamak için
in the least /at allzerrece
indifferent /apathetickayıtsız
into the bowlçanağa
into the bowl held by the priestkâhin tuttuğu çanağa
Introduction /prologueönsöz
invisiblegörünmez
Is it because it's still only the first hours of the morning?Daha sabahın ilk saatleri olduğundan mı?
it did not last longçok sürmedi
It didn't last long, suddenly it was startled with pain, it wanted with all of its strength to leap forward.Çok sürmedi, birden acıyla irkildi, bütün gücüyle ileri atılmak istedi.
It pried nervously as if it wanted to understand the things that were going to happen.Olacakları anlamak istercesine gergin bir merakla bakıyordu.
it struggled to get outçıkmaya çabaladı
It struggled to get out of this difficult situation by dragging the soldiers along.Askerleri de sürükleyerek bu cendereden çıkmaya çabaladı.
It was the celebration of consecration: Thanksgiving day, the moment of cost, the time of respect.Kutsanma töreniydi: Şükran günü, bedel anı, saygı zamanı.
It was the consecration ceremonyKutsanma töreniydi
it will flowakacak
jacketceket
judge /rulerhâkim
just (like that)öylece
just /fairadil
just asnasıl ki
Just as he couldn't let God wait, he couldn't let the victim wait, either.Nasıl ki Tanrı'yı bekletmek olmazsa, kurbanı da bekletmek olmazdı.
kindness /affection /compassion /tenderness/şefkat
kingkral
King Byzas's Legendary CityKral Byzas'ın Efsanevi Kenti
land /ground /terra firma (k)kara
leatherderi
legendaryefsanevi
lightışık
light /brightnessaydınlık
likegibi
like a fertile womandoğurgan bir kadın gibi
like a monumentbir anıt gibi
like a warrier sure of his targethedefinden emin bir savaşçı gibi
like an eagle's headbir kartal başı gibi
like his own childrenkendi çocukların gibi
like you have done until todaybugüne kadar yaptığın gibi
linehat
longuzun
long, silver coloured hairGümüş renkli, uzun saçlar
long-suffering /stoic /vielgeplagt /schwergeprüft /leidendçilekeş
look /glance /view /(eye)bakış
love /affectionsevgi
loving (particip pres. act.)seven
magicbüyü
magicalbüyülü
marble /marbre /Marmormermer
memory/ remembrance/reminiscenehatıra
mercifulmerhametli
momentan
momentan
monumentanıt
moredaha fazla
morningsabah
mosten çok
motive / drive /motivationgüdü
muscledkaslı
muscled armskaslı kollar
neither... nor...ne... ne (de)...
nervousgergin
next toyanında
next to the altarsunağın yanında
neylonnaylon
ninetydoksan
noisilygürültüyle
nowşimdi
Now it was his turn.Şimdi sıra ondaydı.
O protector of the Megara immigrantsEy Megaralı göçmenlerin koruyucusu
oh absolute ruler of the seasEy denizlerin mutlak hâkimi
Oh most magnificent of the godsEy tanrıların en görkemlisi
Oh most magnificent of the gods, oh absolute ruler of the seas, oh protector of the Megara immigrants.Ey tanrıların en görkemlisi, ey denizlerin mutlak hâkimi, ey Megaralı göçmenlerin koruyucusu.
Oh PoseidonEy Poseidon
Oh protector of the immigrantsEy göçmenlerin koruyucusu
on his broad foreheadgeniş alnında
on his foreheadalnında
on these fertile groundsbu bereketli toprakların üzerinde
on three sides surrounded by the sea(pl)üç yanı denizlerle çevrili
One moment a frightening silence descended all around.Bir an ürkütücü bir sessizlik çöktü her yana.
One moment a frightening silence descended.Bir an ürkütücü bir sessizlik çöktü.
One moment everything on the square stoppedBir an meydanda her şey durdu
One moment everything on the square stopped, the wind blowing from the sea, the bull whose black skin twitched angrily, the soldiers holding the bull.Bir an meydanda her şey durdu, denizden esen rüzgâr, siyah derisi öfkeyle seğiren boğa, boğayı tutan askerler.
one step behind (g) the bullboğanın bir adım gerisinde
one who has accomplished his taskGörevini yerine getirmiş biri
one's ownkendi
onto the marble that was on the flooryerdeki mermerin üzerine
opened to two sides /spread /gespreiztiki yana açılmış
or /otherwise /or elseyoksa
or is it because I have now started to get oldyoksa artık yaşlanmaya başladığımdan mı
our citykentimiz
our thanksgiving /gratitudeşükranlarımız
our young city rising like a monumentbir anıt gibi yükselen genç kentimiz
oversee / watch /guard/look out forgözetmek
palmavuç
pant /blow /breathesolumak
perform /fullfillyerine getirmek
permanent /lasting /persistentkalıcı
person from MegaraMegaralı
piece /grain - used after number word (not obliged) / Stücktane
pleaselütfen
Please accept our offering(a) .Lütfen adağımızı kabul et.
Please ensure that also the other (ö) gods have pity on us.Lütfen öteki tanrıların da bize acımasını sağla.
Please have mercy on us, protect us, look out for us also hereafter like you have done until today.Lütfen bugüne kadar yaptığın gibi bundan sonra da bize acı, bizi koru, bizi gözet.
power (t)takat
power /force /strengthgüç
prayerdua
predestination /fateyazgı
press / Presse /Wäschemangel /here: difficult situationcendere
price /cost(b)bedel
priestkâhin
probablymuhtemelen
protect usbizi koru
protectorkoruyucu
quicklyhızla
quickly he turned his eyes away from Godbakışlarını hızla kaçırdı Tanrı'dan.
rage /angeröfke
reaching out to the sea like an eagle's headbir kartal başı gibi denize uzanan
Reminiscence of İstanbulİstanbul Hatırası
respectsaygı
respectsaygı
restless /uneasy /anxious (h)huzursuz
right in front of mehemen önümden
rope / stringip
sad /downcast (m)mahzun
sailyelken
sameaynı
seedstohumlar
seventyyetmiş
sharpkeskin
shiny /bright /brilliantparlak
shirtgömlek
side (y)yan
silencesessizlik
silvergümüş
silver colouredgümüş renkli
sinceberi
since we departedyola çıktığımızdan beri
since we departed from MegaraMegara'dan yola çıktığımızdan beri
sixtyaltmış
skin(d)deri
smallküçük
soldierasker
somehow /irgendwiebir türlü
somehow he also couldn't take his eyes (looks) off his victim's black eyes getting dullo da bakışlarını kurbanının donuklaşan siyah gözlerinden bir türlü alamıyordu
sonoğul
sorry /regretful /remorsefulpişman
splendid /magnificent /majesticgörkemli
spread /effuse /disperse (y)yaymak
spreading his blood aroundkanını etrafa saçarak
square /piazzameydan
stepadım
still (stronger than hala) /moredaha
stormfırtına
straight /uncurleddalgasız
strike (sword) /play (instrument) / stealçalmak
strip, /ribbon /band /laneşerit
stroke /strike /blowvuruş
submissive /obedient (i)itaatkâr
suddenly /all of a suddenbirden
suddenly it was startled with painbirden acıyla irkildi
sungüneş
sure /certainemin
sure of his targethedefinden emin
surfaceyüzey
surroundedçevrili
target /goal /destinationhedef
task /duty /mission /jobgörev
tenon
ten wordson tane kelime
thanks (ş)şükür
thanksgiving dayşükran günü
thato
that / so /word to connect direct speech to the main sentence when the main sentence uses any verb other than demekdiye
that was in his throat (b)boğazındaki
that was on the floor (y)yerdeki
that was pervaded by the smell of the seadeniz kokusunun sindiği
The animal lost its strength (g) within a short time, first it collapsed (ç) on its trembling knees, then it knocked over noisily to its right side.Hayvan kısa sürede gücünü yitirdi, önce titreyen dizlerinin üzerine çöktü, sonra gürültüyle sağ yanına yıkıldı.
The animal lost its strength (g) within a short time.Hayvan kısa sürede gücünü yitirdi.
the animal's whole bodyhayvanın bütün bedeni
the animal's whole body shudderedhayvanın bütün bedeni ürperdi
the approaching disasteryaklaşmakta olan felaket
the blood splashing (s) on top of himüzerine sıçrayan kan
the bull being restless because he was tiedbağlandığı için huzursuz olan boğa
the bull being restless because he was tied with ropesiplerle bağlandığı için huzursuz olan boğa
the bull being restless because he was tied with ropes thorougly tensedİplerle bağlandığı için huzursuz olan boğa iyice gerginleşti.
The bull being restless because he was tied with ropes thorougly tensed, he wanted to flee from this little square that was pervaded from each of its sides by the smell of the sea, to escape from these ropes, from this glow hitting his eyes.İplerle bağlandığı için huzursuz olan boğa iyice gerginleşti, bu her yanına deniz kokusunun sindiği küçük meydandan kaçmak bu iplerden, gözlerine vuran bu parıltıdan kurtulmak istedi.
the bull being restless because he was tied with ropes thorougly tensed, he wanted to flee from this little square that was pervaded from each of its sides by the smell of the sea.İplerle bağlandığı için huzursuz olan boğa iyice gerginleşti, bu her yanına deniz kokusunun sindiği küçük meydandan kaçmak istedi.
The bull felt the same coolness, too.Aynı serinliği boğa da hissetti.
the bull he had just killedaz önce öldürdüğü boğa
the bull just stayed like thatboğa öylece kaldı
The bull noticed his sword.Boğa kılıcını fark etti.
The bull perceiving the king's smell got much more angry, angrily he began to fume.Kral'ın kokusunu alan boğa daha çok sinirlendi, öfkeyle burnundan solumaya başladı.
The bull perceiving the king's smell got much more angry.Kral'ın kokusunu alan boğa daha çok sinirlendi.
the bull picking up the scent of the kingKral'ın kokusunu alan boğa
The bull struggled to get out of the difficult situation.Boğa cendereden çıkmaya çabaladı.
The bull too had fixed his eyes on him.Boğa da gözlerini ona dikmişti.
The bull wanted to escape from this glow hitting his eyes.Boğa gözlerine vuran bu parıltıdan kurtulmak istedi.
The bull wanted to escape from this glow.Boğa bu parıltıdan kurtulmak istedi.
the bull wanted to fleeBoğa kaçmak istedi
the bull wanted to flee from this small squareboğa bu küçük meydandan kaçmak istedi
The bull wanted to leap forward with all of its strength.Boğa bütün gücüyle ileri atılmak istedi.
the bull whose black skin twitched angrilysiyah derisi öfkeyle seğiren boğa
The bull's eyes were no longer angry,only surprisedBoğanın gözleri artık öfkeli değildi, sadece şaşkındı
The bull's eyes were no longer angry,only surprised and a little sad.Boğanın gözleri artık öfkeli değildi, sadece şaşkındı, bir parça da mahzun.
The bull's eyes were no longer angry.Boğanın gözleri artık öfkeli değildi.
the bull's throat (g)boğanın gırtlağı
the chest of his beige shirtbej gömleğinin göğsü
the collar of his tan (ginger) coloured leather jackettaba rengi deri ceketinin yakası
the collar of his tan (ginger) coloured leather jacket and the chest of his beige shirt were blackened from dried bloodtaba rengi deri ceketinin yakasıyla bej gömleğinin göğsü kurumuş kandan siyahlaşmıştı
the coolness making his hairs stand on endtüylerini diken diken eden serinlik
the deep cut in his throatboğazındaki derin kesik
the deep cut in his throat, which probably led to the death of the manmuhtemelen adamın ölümüne neden olan boğazındaki derin kesik
the effect of the blood splashing on himüzerine sıçrayan kanın etkisi
the first hours of the morningsabahın ilk saatleri
The four warriers holding with difficulty the young bull backGenç boğayı güçlükle zapt eden dört savaşçı
The god continued to look with fire spreading eyesTanrı ateş saçan gözlerle bakmayı sürdürüyordu.
The god looked at King Byzas.Tanrı, Kral Byzas'a bakıyordu.
The god looked at the King.Tanrı Kral'a bakıyordu.
The god, as if he hadn't heard these words, continued to look with fire spreading eyesTanrı sanki bu sözleri duymamış gibi ateş saçan gözlerle bakmayı sürdürüyordu.
The god, as if he hadn't heard these words, continued to look with fire spreading eyes at Byzas, the young king of this young country.Tanrı sanki bu sözleri duymamış gibi ateş saçan gözlerle bakmayı sürdürüyordu bu genç ülkenin genç kralı Byzas'a.
the ground /soil /earthtoprak
the hilt of his sharp scimitarkeskin, enli kılıcının kabzası
the huge countrykoca ülke
the invisible touch of the windrüzgârın görünmez dokunuşu
The king did not feel bad (about..)kral hiç üzülmedi
The king grapped again firmly the hilt of his sharp scimitar.Kral, keskin, enli kılıcının kabzasını yeniden sıkı sıkıya kavradı.
The king grapped the hilt of his sharp scimitar.Kral, keskin, enli kılıcının kabzasını kavradı.
The King no longer cared about God, whether it was the effect of the blood splashing on him or an ancient motivation is unknown, his eyes(looks) remained fixed on the bull he had just killed.Kral artık umursamıyordu Tanrı'yı; üzerine sıçrayan kanın etkisi mi kadim güdü mü bilinmez, bakışları az önce öldürdüğü boğaya takılı kalmıştı.
The King no longer cared about God.Kral artık umursamıyordu Tanrı'yı.
The king should do his partKral üzerine düşeni yapmalıydı
The king should do his part, keep his word.Kral üzerine düşeni yapmalı, sözünü tutmalıydı.
The king should fulfill his requirementsKral olmanın gereğini yerine getirmeliydi.
The king should fulfill his requirements, should do his part, should keep his word.Kral olmanın gereğini yerine getirmeli, üzerine düşeni yapmalı, sözünü tutmalıydı.
The king should fullfillKral yerine getirmeliydi
The king should keep his word.Kral sözünü tutmalıydı.
The king was not remorseful about what he had done, he had in his heart the peace of someone who has accomplished his task, but for some reason somehow he also couldn't take his eyes (looks) off his victim's black eyes getting dull.Kral pişman değildi yaptığına, görevini yerine getirmiş birinin huzuru vardı yüreğinde ama nedense, o da bakışlarını kurbanının donuklaşan siyah gözlerinden bir türlü alamıyordu.
The king was not remorseful about what he had done, he had in his heart the peace of someone who has accomplished his task.Kral pişman değildi yaptığına, görevini yerine getirmiş birinin huzuru vardı yüreğinde.
The king was not remorseful about what he had done, he had the peace of someone who has accomplished his task.Kral pişman değildi yaptığına, görevini yerine getirmiş birinin huzuru vardı.
The king was not remorseful about what he had done.Kral pişman değildi yaptığına.
The king was not remorseful.Kral pişman değildi.
The king was not upset at this indifferent attitude of God.Kral hiç üzülmedi Tanrı'nın bu kayıtsız tavrına.
the marble that was on the flooryerdeki mermer
the moment of costbedel anı
the most deliciousen lezzetli
the most delicious of fishbalıkların en lezzetlisi
The one loving us most is you. / Derjenige, der uns am meisten liebt bist du.Bizi en çok seven sensin.
the other (ö) godsöteki tanrılar
the other (ö) gods pity usöteki tanrılar bize acır
the other / the faröteki
the peace of someone who has accomplished his taskGörevini yerine getirmiş birinin huzuru
the people / folk (h)halk
the priest had started already the prayerskâhin dualara başlamıştı çoktan
The priest who held an earthen bowl to collect the blood which was going to flowAkacak kanı toplamak için elinde toprak bir çanak tutan kâhin
The priest who held an earthen bowl to collect the blood which was going to flow, had started already the prayers.Akacak kanı toplamak için elinde toprak bir çanak tutan kâhin, dualara başlamıştı çoktan.
the priest who was one step behind (g) the bull shivered, tooboğanın bir adım gerisindeki kâhin de ürperdi
the requirements of his position /his dutiesolmanın gereği
The respect in his heart turned to fear, quickly he turned his eyes away from God.Yüreğindeki saygı korkuya dönüştü, bakışlarını hızla kaçırdı Tanrı'dan.
The respect in his heart turned to fear.Yüreğindeki saygı korkuya dönüştü.
the respect that was in his heartyüreğindeki saygı
the restless bullhuzursuz olan boğa
the ropes holding the strong animalgüçlü hayvanı tutan ipler
the sails of the boatsgemilerin yelkenleri
the sails of their boatsgemilerinin yelkenleri
the seadeniz
the sea had been a generous gardendeniz çömert bir bahçe olmuştu
the sea had been a generous garden and given the most delicious of fish to themdeniz çömert bir bahçe olup balıkların en lezzetlisini vermişti onlara.
the sea had given to themdeniz vermişti onlara
the sea had given to them the most delicious of fishdeniz balıkların en lezzetlisini vermişti onlara
the sea whose colour was gradually getting lighterRengi giderek açılan deniz
The small area was covered with a milk blue brightness.Küçük alan süt mavisi bir aydınlıkla kaplanmıştı.
the smell of the seadeniz kokusu
the soil had turned the sown seeds into delicious fruittoprak ekilen tohumları nefis yemişlere dönüştürmüştü
the soil, like a fertile woman, had turned the sown seeds into delicious fruittoprak, doğurgan bir kadın gibi, ekilen tohumları nefis yemişlere dönüştürmüştü
the soldiers holding the bullboğayı tutan askerler
the soldiers in the middle of holding back the animalAskerler hayvanı zapt etmekte
The soldiers in the middle of holding back the animal were now having difficulties.Askerler hayvanı zapt etmekte artık güçlük çekiyorlardı.
the soldiers were now having difficultiesaskerler artık güçlük çekiyorlardı
the sown seedsekilen tohumlar
the strongesten güçlü
the strongest of the immortalsölümsüzlerin en güçlüsü
The sun reflected her light(pl) in the animal's eyes.Güneş ışıklarını hayvanın gözlerine yansıttı.
the sun reflected in the animal's eyesGüneş hayvanın gözlerine yansıttı.
The sun reflected its light (pl) from the sword's bright surface into the animal's eyes.Güneş ışıklarını kılıcın parlak yüzeyinden hayvanın gözlerine yansıttı.
The sun, as if it wanted to inform about the approaching disaster, reflected its light (pl) from the sword's bright surface into the wild animal's eyes.Güneş, sanki yaklaşmakta olan felaketi haber vermek istercesine ışıklarını kılıcın parlak yüzeyinden vahşi hayvanın gözlerine yansıttı.
the surroundingsortalık
The surroundings smelled of sea.Ortalık deniz kokuyordu.
the sword's surfacekılıcın yüzeyi
the things that were going to be (acc.)olacakları
the time of respectsaygı zamanı
the touchdokunuş
The victim's black eyes stayed fixed on Atatürk.Kurbanın siyah gözleri, Atatürk'e takılıp kalmıştı.
the waiting young bullbekleyen genç boğa
the wholebütün
the wild animalvahşi hayvan
the windrüzgâr
the wind blowing from the seadenizden esen rüzgâr
the wind had filled the sails of their boats with a magical powerrüzgâr, büyülü bir güçle doldurmuştu gemilerinin yelkenlerini
The wind had filled the sails of their boats with a magical power; the soil, like a fertile woman, had turned the sown seeds into delicious fruit; the sea had been a generous garden and given the most delicious of fish to them.Rüzgâr, büyülü bir güçle doldurmuştu gemilerinin yelkenlerini; toprak, doğurgan bir kadın gibi, ekilen tohumları nefis yemişlere dönüştürmüştü; deniz çömert bir bahçe olup balıkların en lezzetlisini vermişti onlara.
The young bull waiting next to the altar felt the same coolness, too, the animal's whole body shuddered.Aynı serinliği sunağın yanında bekleyen genç boğa da hissetti, hayvanın bütün bedeni ürperdi.
The young bull waiting next to the altar felt the same coolness, too.Aynı serinliği sunağın yanında bekleyen genç boğa da hissetti.
the... probably causing the man's deathmuhtemelen adamın ölümüne neden olan...
Then he gently straightened himself upSonra usulca doğruldu
Then he gently straightened himself up, like a warrier sure of his target he headed towards the black bull, barely held back by the four soldiersSonra usulca doğruldu, hedefinden emin bir savaşçı gibi, dört askerin güçlükle zapt ettiği siyah boğaya yöneldi.
Then he gently straightened himself up, like a warrier sure of his target he headed towards the bull.Sonra usulca doğruldu, hedefinden emin bir savaşçı gibi boğaya yöneldi.
then it collapsed(y) noisily to its right sidesonra gürültüyle sağ yanına yıkıldı
theyonlar
they clung very tight to the ropessımsıkı sarıldılar iplere
they clung very tight to the ropes holding the strong animalsımsıkı sarıldılar güçlü hayvanı tutan iplere
they offered the man to Atatürkadamı Atatürk'e kurban ettiler
they were /he was only surprisedsadece şaşkındı
thin /fineince
thirtyotuz
thisbu
this beautiful countrybu güzel ülke
this beautiful country reaching out to the sea like an eagle's headbir kartal başı gibi denize uzanan bu güzel ülke
this glow hitting his eyesgözlerine vuran bu parıltı
this indifferent attitudebu kayıtsız tavır
this indifferent attitude of the godTanrı'nın bu kayıtsız tavrı
this kind of /suchbu tür
this land surrounded on three sides by the seaüç yanı denizlerle çevrili bu ülke
this silence would turn into a lasting cursebu sessizlik kalıcı bir lanete dönüşecekti
this small square that was pervaded from every of its sides by the smell of the seabu her yanına deniz kokusunun sindiği küçük meydan
thorougly /fully/completelyiyice
though / in spite of (r)rağmen
though having encounteredkarşılaşmış olmasına rağmen
Though having encountered this kind of sights repeatedly, was it because it was still only the first hours of the morning or was it that I have started to get old, for some reason to look at the corpse distressed me.Bu tür manzaralarla defalarca karşılaşmış olmasına rağmen, daha sabahın ilk saatleri olduğundan mı yoksa artık yaşlanmaya başladığımdan mı bilinmez, nedense, cesede bakmak canımı sıktı.
though having repeatedly encountered such sights (m)bu tür manzaralarla defalarca karşılaşmış olmasına rağmen
thousandsbinlerce
Thousands of thanks to you.Sana binlerce şükür.
threeüç
throat (b)boğaz
throat /larynx (g)gırtlak
tightly /firmlysıkı sıkı - sıkı sıkıya
time (z)zaman
to accept /agree /receivekabul etmek
to accompanyyoldaşlık etmek
to allow /permit (+dat)izin vermek
to anger /irritate /make angryöfkelendirmek
to approachyaklaşmak
to be /becomeolmak
to be bothered /troubled /annoyed /distressed /disgruntled / pertubed /put offcanını sıkmak
to be bound/ tiedbağlanmak
to be covered /coated (k)kaplanmak
to be extendeduzatılmak
to be openedaçılmak
to be spread /effused (y)yayılmak
to be spread /to be opened up /gespreizt seiniki yana açılmak
to be startled /recoil / take alarm (i)irkilmek
to be taken unawaresboş bulunmak
to be tied with ropesiplerle bağlanmak
to become dull / to become pale /to ebb awaydonuklaşmak
to bind /tie /fasten /connectbağlamak
to blow (wind)esmek
to burnyanmak
to burn like fireateş gibi yanmak
to cause a storm to break outfırtına çıkarmak
to cause death /to lead to deathölüme neden olmak
to clear /get lighter (colours)açılmak
to collapse / cave in /descend (silence /darkness)çökmek
to collapse / cave in /shipwreck (y)yıkılmak
to conquer /hold back /seize /governzapt etmek
to consecratekutsanmak
to decorate /adorn (s)süslemek
to defendsavunmak
to do /makeyapmak
to do one's partüzerine düşeni yapmak
to dragsürüklemek
to drain out /exhaust /run out oftükenmek
to embrace /hug/clasp /cling /hold onsarılmak
to encounter /meet /experience /come acrosskarşılaşmak
to establish /buildkurmak
to every side /all aroundher yana
to exist /to come into beingvar olmak
to falldüşmek
to feelhissetmek
to filldoldurmak
to findbulmak
to fix one's eyes ongözlerini dikmek
to flee /escape /get awaykaçmak
to flowakmak
to fret /to feel badly about /regret /to be sadüzülmek
to fume /to huff and puff ( to breathe from the nose)burnundan solumak
to gather /collecttoplamak
to get angrysinirlenmek
to get old /to ageyaşlanmak
to get stressed /tighten /become tensegerginleşmek
to givevermek
to go on the way /to set out /depart /hit the roadyola çıkmak
to greet /saluteselam vermek
to gush out from / spring from/ errupt / spurt (f) (not with much force /randomly /accidentally /splashing water with the hand/intransitive) sprudelnfışkırmak
to have difficultygüçlük çekmek
to head for /turn to /go towardsyönelmek
to hearduymak
to hit the eyesgözlere vurmak
to hold /keeptutmak
to inform /give news /let knowhaber vermek
to inform of a disasterfelaketi haber vermek
to its right sidesağ yanına
to just stay like thatöylece kalmak
to keep awayuzak tutmak
to keep one's wordsözünü tutmak
to killöldürmek
to kneel / sink to one's knees /bow downdiz çökmek
to lastsürmek
to leap /spring /splash / bouncesıcramak
to leap forwardileri atılmak
to learnöğrenmek
to leave / quitbırakmak
to leave aloneyalnız bırakmak
to leave traces of foam behindköpükten şeritler bırakmak
to lift up /to raisekaldırmak
to lookbakmak
to look like fifty (years of age)elli yaşlarında göstermek
to look one's ageyaşında göstermek
to lose (y)yitirmek
to love /likesevmek
to maintain / pursue / continuesürdürmek
to make one's hair stand on endtüylerini diken diken etmek
to make s. o. waitbekletmek
to not be able to take one's eyes offbakışlarını alamamak
to noticefark etmek
to pay attention /to care aboutaldırmak
to pervade /permeatesinmek
to pick up the scent of /to perceive the smell of /to sniff outkokusunu almak
to pity /to have mercy onacımak
to present /offersunmak
to provide /ensuresağlamak
to pry / to look curiouslymerakla bakmak
to pry nervouslygergin bir merakla bakmak
to pullçekmek
to reach /stretch outuzanmak
to reflect /mirroryansıtmak
to renderkılmak
to riseyükselmek
to rumble /boom/roar /thundergürlemek
to sacrificekurban etmek
to sacrificekurban etmek
to sacrifice to AtatürkAtatürk'e kurban etmek
to send (y)yollamak
To send the huge country with one blow to the bottom of the seaBir vuruşta koca ülkeyi denizin dibine yollamak
to showgöstermek
to smellkokmak
to sowekmek
to spread /radiatesaçmak
to spread/ open up /spreizeniki yana açmak
to stand /stopdurmak
to start talkingsöze başlamak
to straighten up (oneself)doğrulmak
to struggle /strive/make an effort (ç)çabalamak
to take a stepbir adım atmak
to that terrifying weapono korkunç silâha
To that terrifying weapon sending the huge country with on blow to the bottom of the sea.Bir vuruşta koca ülkeyi denizin dibine yollayan o korkunç silâha.
to the bottom of the seadenizin dibine
to the seadenize
to them (dat. pl.)onlara
to tremble (constantly)titremek
to tremble /shiver /shudder (for one second)ürpermek
to try (one time experiment)denemek
to turn /return (d)dönmek
to turn awayyüz çevirmek
to turn black /to blackensiyahlaşmak
to turn one's eye awaybakışlarını kaçırmak
to turn something into /to transform sthg /convertdönüştürmek
to twitchseğirmek
to usekullanmak
to waitbeklemek
to walkyürümek
to wantistemek
to yousana
To you thousands of affections.Sana binlerce sevgi.
To you thousands of respects.Sana binlerce saygı.
tobacco coloured /ginger/lederfarben /rostbrauntaba rengi
todaybugün
trident /Dreizack (Neptun)üç uçlu yaba
trouble (b)bela
tu grap /clutch to /grasp /apprehendkavramak
turn / order /rowsıra
twentyyirmi
Two long-suffering city line ferries passed right in front of me.İki çilekeş şehir hatları vapuru hemen önümden geçtiler.
unbelievable /incredible /fantasticinanılmaz
Unbelievable, you already learned eighty wordsİnanılmaz, çoktan seksen tane kelime öğrendin.
Unbelievable, you already learned fifty wordsİnanılmaz, çoktan elli tane kelime öğrendin.
Unbelievable, you already learned forty wordsİnanılmaz, çoktan kırk tane kelime öğrendin.
Unbelievable, you already learned four hundred fifty wordsİnanılmaz, çoktan dört yüz elli tane kelime öğrendin.
Unbelievable, you already learned four hundred wordsİnanılmaz, çoktan dört yüz tane kelime öğrendin.
Unbelievable, you already learned hundred words.İnanılmaz, çoktan yüz tane kelime öğrendin.
Unbelievable, you already learned ninety wordsİnanılmaz, çoktan doksan tane kelime öğrendin.
Unbelievable, you already learned one hundred and fifty wordsİnanılmaz, çoktan yüz elli tane kelime öğrendin.
Unbelievable, you already learned one hundred and forty wordsİnanılmaz, çoktan yüz kırk tane kelime öğrendin.
Unbelievable, you already learned one hundred and ten wordsİnanılmaz, çoktan yüz on tane kelime öğrendin.
Unbelievable, you already learned one hundred and thirty wordsİnanılmaz, çoktan yüz otuz tane kelime öğrendin.
Unbelievable, you already learned one hundred and twenty words.İnanılmaz, çoktan yüz yirmi tane kelime öğrendin.
Unbelievable, you already learned seventy wordsİnanılmaz, çoktan yetmiş tane kelime öğrendin.
Unbelievable, you already learned sixty wordsİnanılmaz, çoktan altmış tane kelime öğrendin.
Unbelievable, you already learned ten wordsİnanılmaz, çoktan on tane kelime öğrendin.
Unbelievable, you already learned thirty wordsİnanılmaz, çoktan otuz tane kelime öğrendin.
Unbelievable, you already learned three fifty hundred words.İnanılmaz, çoktan üç yüz elli tane kelime öğrendin.
Unbelievable, you already learned three hundred words.İnanılmaz, çoktan üç yüz tane kelime öğrendin.
Unbelievable, you already learned twenty wordsİnanılmaz, çoktan yirmi tane kelime öğrendin.
Unbelievable, you already learned two hundred fifty wordsİnanılmaz, çoktan iki yüz elli tane kelime öğrendin.
Unbelievable, you already learned two hundred wordsİnanılmaz, çoktan iki yüz tane kelime öğrendin.
unknownbilinmez
until he ran out of power (t)takati tükenene kadar
until todaybugüne kadar
up /upwardsyukarı
upon usüzerimizde
very tightsımsıkı
victim /sacrifice /offeringkurban
view /sight /landscape / scenerymanzara
voice /noise /soundses
vow /offeringadak
walking towards himkendisine doğru yürüyen
warsavaş
warriersavaşçı
Was it because it was still only the first hours of the morning or was it that I have started to get old, it is unknownDaha sabahın ilk saatleri olduğundan mı, yoksa artık yaşlanmaya başladığımdan mı bilinmez
was it the effect of the blood splashing on him?üzerine sıçrayan kanın etkisi mi
watch over usbizi gözet
wave /curldalga
wayyol
we could not have foundbulamazdık
we couldn't existvar olamazdık
we couldn't have builtkuramazdık
we couldn't have built our young city rising like a monumentbir anıt gibi yükselen genç kentimizi kuramazdık
we wantistiyoruz
we want to offersunmak istiyoruz
weaponsilâh
wet /damp /moist /humidnemli
what falls on top of s. o. > one's partüzerine düşen
when he was at peacehuzura varınca
When the King was at peace, he stopped, respectfully he lifted up his head.Kral, huzura varınca durdu, saygıyla başını kaldırdı.
When the King was at peace, he stopped.Kral, huzura varınca durdu.
whether it was the effect of the blood splashing on him or an ancient motivation is unknownüzerine sıçrayan kanın etkisi mi kadim güdü mü bilinmez
which was in his handelindeki
While the blood was splashingKan fışkırırken
While the blood was splashing into the bowl held by the priestKan, kâhin tuttuğu çanağa fışkırırken
While the blood was splashing into the bowl held by the priest, the bull just stayed like that.Kan, kâhin tuttuğu çanağa fışkırırken boğa öylece kaldı.
who /thatki
wildvahşi
with a submissive voiceitaatkâr bir sesle
with all its strengthbütün gücüyle
with difficulty /barelygüçlükle
with his own handskendi elleriyle
with magical power /with a magical strengthbüyülü bir güçle
with neylon stringnaylon iple
with painacıyla
with respect /respectfullysaygıyla
without losing (y)yitirmeden
without losing (y) his respect in the leastsaygısını zerrece yitirmeden
Without losing (y) his respect in the least he knelt, bowed, greeted.Saygısını zerrece yitirmeden diz çöktü, boyun eğdi, selam verdi.
Without losing his respect in the least he knelt downSaygısını zerrece yitirmeden diz çöktü
without offering the bull to god with his own handsboğayı Tanrı'ya kendi elleriyle sunmadan
word (k)kelime
word (s)söz
wristbilek
you (sg)sen
you are sayingdiyorsun
you are the one loving us most /Du bist derjenige, der uns am meisten liebt.bizi en çok sevensin
you defended usbizi savundun
you didn't break your storms looseFırtınalarını çıkarmadın
You didn't break your storms loose in front of our ships.Fırtınalarını gemilerimizin önüne çıkarmadın.
you didn't leave us alonebizi yalnız bırakmadın
You didn't try your anger out on us.Öfkeni üzerimizde denemedin.
you didn't usekullanmadın
You didn't use your powerful trident against us.Güçlü yabanı bize karşı kullanmadın.
You didn't use your powerful trident.Güçlü yabanı kullanmadın.
You rendered the seas abundant.Denizleri bereketli kıldın.
You rendered the seas tame, merciful and fertile.Denizleri uysal, merhametli, bereketli kıldın.
you showed kindness to usbize şefkat gösterdin
You who always accompanied our fate.Sen ki her zaman yazgımıza yoldaşlık ettin.
You who did not turn away from us.Sen ki bizden yüz çevirmedin.
you who had mercy on ussen ki bize acıdın
You who loved usSen ki bizi sevdin
You who loved us like your own childrenSen ki bizi kendi çocukların gibi sevdin
You who loved us like your own children, you who had mercy on us, you showed us kindness, you defended us.Sen ki bizi kendi çocukların gibi sevdin, sen ki bize acıdın, bize şefkat gösterdin, bizi savundun.
You, who didn't leave us alone since we departed from Megara.Sen ki Megara'dan yola çıktığımızdan beri bizi yalnız bırakmadın.
younggenç
your angeröfken