I’m sending the location so the meetup will be easy. | Buluşma kolay olsun diye konumu gönderiyorum. |
to add a note | not düşmek |
After the meeting, I added a short note to the report. | Toplantıdan sonra rapora kısa bir not düştüm. |
I added a small note to the calendar so that you don’t forget. | Siz unutmayın diye takvime küçük bir not düştüm. |
We checked the address twice so it wouldn’t be wrong. | Yanlış olmasın diye adresi iki kez kontrol ettik. |
to warn | uyarmak |
The teacher warned you. | Öğretmen sizi uyardı. |
My mother warned me, “Go to bed early.” | Annem, “erken yat” diye beni uyardı. |
The manager added, “Let’s keep the presentation short.” | Müdür, “sunumu kısa tutalım” diye ekledi. |
while | -yken |
When the meetup was about to end, a new question came. | Buluşma bitmek üzereyken yeni bir soru geldi. |
to depart | kalkmak |
The train will depart soon. | Tren birazdan kalkacak. |
to wave | el sallamak |
I am waving to him. | Ben ona el sallıyorum. |
When the bus was about to depart, we waved to her. | Otobüs kalkmak üzereyken ona el salladık. |
to clear up | açılmak |
The sky is clearing as if the rain is going to stop. | Sanki yağmur duracakmış gibi gökyüzü açılıyor. |
She acted as if she didn’t know me. | O, beni tanımıyormuş gibi davrandı. |
nearby | yakınlarda |
Let's meet nearby. | Yakınlarda buluşalım. |
I shared the location and marked a café so that we can meet nearby. | Yakınlarda buluşalım diye konumu paylaşıp bir kafe işaretledim. |
the approve button | onay butonu |
I can’t find the approve button in the app. | Uygulamada onay butonunu bulamıyorum. |
the button | buton |
This button is not working. | Bu buton çalışmıyor. |
to click | tıklamak |
I clicked the button twice. | Butona iki kez tıkladım. |
When you click the button, the form opens immediately. | Butona tıklayınca form hemen açılıyor. |
next | sıradaki |
the session | oturum |
The next session will be short, then we will take a break. | Sıradaki oturum kısa sürecek, sonra ara vereceğiz. |
the speaker | konuşmacı |
The speaker is waiting in the hall. | Konuşmacı salonda bekliyor. |
The second session ran long, but the next speaker is ready. | İkinci oturum uzadı, ama sıradaki konuşmacı hazır. |
the instruction | yönerge |
I am carefully reading the instruction. | Yönergeyi dikkatle okuyorum. |
I wrote the steps one by one so the instructions would be clear. | Yönerge net olsun diye adımları tek tek yazdım. |
to run long | uzamak |
Let’s leave the questions to the very end so the meeting doesn’t run long. | Toplantı uzamasın diye soruları en sona bırakalım. |
to save | kazanmak |
I prepared the draft last night so I would save time. | Zaman kazanayım diye taslağı dün akşam hazırladım. |
with us | yanımızda |
We filled the thermoses so we would have water with us. | Yanımızda su olsun diye termosları doldurduk. |
He closed the windows so we wouldn’t get cold. | Üşümeyelim diye pencereleri kapattı. |
the time zone | saat dilimi |
Because of the different time zone, the meeting was delayed. | Farklı saat dilimi yüzünden toplantı gecikti. |
My girlfriend wrote “I’ll come at five” and also added the time zone difference. | Kız arkadaşım “beşte gelirim” diye yazdı, saat dilimi farkını da ekledi. |
The program froze, but as soon as the backup plan kicked in, we continued the presentation. | Program dondu, ama yedek plan devreye girer girmez sunuma devam ettik. |
the round | tur |
As soon as the presentation ended, we did a short feedback round. | Sunum biter bitmez kısa bir geri bildirim turu yaptık. |
the click | tıklama |
The number of clicks is increasing. | Tıklama sayısı artıyor. |
to panic | panik yapmak |
Don’t panic; the bus will arrive shortly. | Panik yapmayın, birazdan otobüs gelecek. |
She didn’t panic because the click didn’t work; she tried the solution immediately. | Tıklama çalışmadı diye panik yapmadı; çözümü hemen denedi. |
already | şimdiden |
I am already brewing the tea. | Şimdiden çayı demliyorum. |
piece | tane |
There are two glasses on the table. | Masada iki tane bardak var. |
We reserved two tickets already so they won’t run out. | Biletler bitmesin diye şimdiden iki tane ayırttık. |
in the rain | yağmurda |
We have an umbrella with us, we don’t get wet in the rain. | Yanımızda şemsiye var, yağmurda ıslanmıyoruz. |