Reading Turkish: The Wheel of Time Vol. 1- The Eye of the World - Dünyanın Gözü

QuestionAnswer
(a) bow and arrow (lit. arrow and bow)ok ve yay
(ancient word for) winebade
(for) that he got away from the farmçiftliklerden uzaklaştığı için
(from) over /uponüzerinden
(it) is notdeğil
(it) was darknesskaranlıktı
(it) was notdeğildi
(quasi) as if it would have preferred to bring snowsanki kar getirmeyi tercih edermişçesine
(sheep) fold/pen /Gehege /Koppelağıl
(the) backsırt
(the) roadyol
(which were ) in the eastdoğudaki
(who is/was) born (Present Participle)doğan
a ready bowhazır bir yay
a bad smellpis bir koku
a bear had not come downayı inmemişti
a bit stiffenedbiraz sertleşmiş
a bit stiffened from settling (ripening) over the winterkışın bekletilmekten biraz sertleşmiş
a bowbir yay
a bow whose arrow is nockedoku takılmış bir yay
a bow whose arrow was nocked, ready to be drawnoku takılmış çekilmeye hazır bir yay
a brown marekahverengi bir kısrak
a careless bootdikkatsiz bir çizme
a daybir gün
a deep shadowderin bir gölge
a feelingbir his
a feeling arose inside of himiçinde bir his doğdu
a feeling of being watchedizleniyormuş gibi bir his
a feeling of being watched grew inside himiçinde izleniyormuş gibi bir his doğdu
a foolbir aptal
a gentle (light) breezehafif bir esinti
a gentle voiceyumuşak bir ses
a head taller than-den bir baş uzun
a heavy silenceağır bir sessizlik
a heavy silence was suspended over the ground / lay on the landtoprağın üzerinde ağır bir sessizlik asılıydı
a horse and a wagonbir at ve araba
a horse with a wagenaraba ile bir at
a kindbir tür
a light wind rosehafif bir rüzgar yükseldi
a little bitbiraz
a little bit of greenbiraz yeşillik
a loud voiceyüksek bir ses
a marebir kısrak
a memorybir anı
a monthbir ay
a month pastbir ay geçmiş
a monument of realitybir gerçeklik anıtı
a particularly cold winterözellikle soğuk bir kış
a particularly entangled woodözellikle dolaşık bir orman
a particularly strong breezeözellikle güçlü bir esinti
a rocky /rock strewn track (way)taşlık bir yol
a shaggy mareuzun tüylü bir kısrak
a shaggy, brown mareuzun tüylü kahverengi bir kısrak
a shirtbir gömlek
a silence was suspendedbir sessizlik asılıydı
a silence was suspended over the groundtoprağın üzerinde bir sessizlik asılıydı
A spider was weaving its net in the tree.Bir örümcek ağaçta ağını örüyordu.
a troublesome thoughtsıkıntılı bir düşünce
a walking stickyürüyüş asası
a wind rosebir rüzgar yükseldi
abandon oneself to fall prey to/be taken by /be overcome by /o-e kapılmak
about /concerningkonusunda
about to be used /as to be used /for the purpose of being usedkullanılmak üzere
according to somekimilerine göre
According to some a wind rose in the Misty Mountains.Bir rüzgar kimilerine göre Puslu Dağlar'da yükseldi.
accumulations / patches of snowkar birikintileri
Accumulations of snow were covering the ground.Kar birikintileri toprağı örtüyordu.
Accumulations of white snow were still covering the ground.Beyaz kar birikintileri hâlâ toprağı örtüyordu.
after / later / thensonra
after /behind (p)peşinde
after dark /after getting darkhava karardıktan sonra
after dark it was no longer safeartık hava karardıktan sonra güvenli değildi
againyeniden
ages /epoches /erasçağlar
ages começağlar gelir
ages come and passçağlar gelir ve geçer
ages come and passçağlar gelir ve geçer
ages come and pass (and) leave memories which become legendaryçağlar gelir ve geçer, efsaneleşen anılar bırakır
ages come and pass and leave memoriesçağlar gelir ve geçer ve anılar bırakır
ages leave memoriesçağlar anılar bırakır
ages leave memoriesçağlar anılar bırakır
ages leave memories which become legendaryçağlar efsaneleşen anılar bırakır
ages passçağlar geçer
air /weatherhava
all the way to his cheekyanağına kadar
almost /nearlyneredeyse
alreadyçoktan
already passed (and) goneçoktan geçip gitmiş
although (r)rağmen
Although its being (dative) a month past upon the arrival of SpringBaharın gelmesinin üzerinden bir ay geçmiş olmasına rağmen
Although its being a month past upon the arrival of Spring the wind was carrying an icy cold (quasi) as if it would have preferred to bring snow.Baharın gelmesinin üzerinden bir ay geçmiş olmasına rağmen rüzgar sanki kar getirmeyi tercih edermişçesine buz gibi bir soğuk taşıyordu.
alwaysdaima
alwaysher zaman
among the treesağaçların arasında
Among the trees nothing was moving but the wind.Ağaçların arasında rüzgârdan başka hiçbir şey kıpırdamıyordu.
Among the trees nothing was moving, nothing made a sound but the wind. .Ağaçların arasında rüzgârdan başka hiçbir şey kıpırdamıyor, ses çıkarmıyordu.
an agebir çağ
an age /epoche /erabir çağ
an age already passed (and) goneçoktan geçip gitmiş bir çağ
an age already passed (and) goneÇoktan geçip gitmiş bir çağ
an age yet to comehenüz gelmemiş bir çağ
an age yet to come, (an age) already passed (and) gonehenüz gelmemiş, çoktan geçip gitmiş bir çağ
an empty roadboş bir yol
An Empty RoadBoş Bir Yol
an entangled wooddolaşık bir orman
an especially beautiful cloaközellikle güzel bir pelerin
an especially icy coldözellikle buz gibi bir soğuk
an especially strong manözellikle güçlü bir adam
an extra shirtfazladan bir gömlek
an icy coldbuz gibi bir soğuk
and he looked guiltily on the road.ve suçlu suçlu yola baktı.
and the sun did not always have to go downve her zaman güneşin batmış olması gerekmiyordu
anyway / already /as a matter of fact / in first placezaten
Apart from her smiling face he didn't remember many (p) things.Gülümseyen yüzü dışında pek bir şey hatırlamıyordu.
apart from this / other than this / for the restbunun dışında
apart from this there was silencebunun dışında bir sessizlik vardı
appearancegörünüş
appleelma
apple brandyelma brendi
apple ciderelma şarabı
armkol
arrowok
arrowok
as even if he were overtaken by floodsanki sele kapılsa bile
As for Rand, he was glad, that he got away from the farm, almost as happy as he was about the arrival of Bel Tine.Rand ise, çiftliklerden uzaklaştığı memnundu, neredeyse Bel Tine'ın gelmesinden olduğu kadar memnun.
As for Rand, he was glad, that he got away from the farm.Rand ise, çiftliklerden uzaklaştığı memnundu.
As for Rand, he was glad.Rand ise, memnundu.
as happy as he was about the arrival of Bel TineBel Tine'ın gelmesinden olduğu kadar memnun
as he was watchinggözetlerken
as he was watching his own side of the wayyolun kendi tarafını gözetlerken
as if (he was) being watchedizleniyormuş gibi
as if /quasi /likesanki
as if it would have preferredtercih edermişçesine
as if mixed with shadowsanki gölgeyle karışmış
As Rand was watching his side of the way, a feeling grew inside of him.Rand yolun kendi tarafını gözetlerken içinde bir his doğdu.
As Rand was watching his side of the way, a feeling of being watched grew inside of him.Rand yolun kendi tarafını gözetlerken içinde izleniyormuş gibi bir his doğdu.
As Tam had taughtTam'ın öğretmiş olduğu gibi
As Tam had taught himTam'ın ona öğretmiş olduğu gibi
at the other side /at the far sideöbür yanda
at the other/far side of BelaBela'nın öbür yanında
attention /carealdırış
attitude /manner /behaviourtavır
axleaks
babybebek
barrel /Faßfıçı
bearayı
bearayı
bears also were after the sheepayılar da koyunların peşindeydi
Bears also were after the sheep whereas for years a bear had not come down there.Ayılar da koyunların peşindeydi, halbuki yıllardır oralara ayı inmemişti.
before / prior toönce
before the Breaking of the WorldDünyanın Kırılışı'ndan önce
beginningbaşlangıç
beginningsbaşlangıçlar
behindarkasında
below / beneathaltında
below the always/ever cloud-capped peaksdaima bulutlarla kaplı zirvelerin altında
beneath the cloud-covered peaksbulutlarla kaplı zirvelerin altında
beneath the summits/ peakszirvelerin altında
benefit / profit / advantage / usefulnessfayda
birdkuş
birdskuşlar
blacksiyah
blackberriesböğürtlenler
blackberry / Brombeereböğürtlen
blackberry branchesböğürtlenlerin dalları
bootsçizmeler
boredom / annoyance / nuisancesıkıntı
branchdal
branchesdallar
branchesdallar
breezeesinti
breezesesintiler
bright / brightnessaydınlık
brownkahverengi
brownkahverengi
brown netskahverengi ağlar
butama
But concerning the brandy and the wine he had given his word, still he had waited for the delivery until one day before the festival.Ama brendi ve şarap konusunda söz vermişti, yine de teslimat için festivalden bir gün öncesine kadar beklemişti.
But concerning the brandy and the wine he had given his word.Ama brendi ve şarap konusunda söz vermişti.
but insideama içinde
but inside there was a solidnessama içinde bir sağlamlık vardı.
but inside there was a solidness, that even if he were overcome by flood his feet would not be uprooted.ama içinde, sanki sele kapılsa bile ayaklarını yerden kesilmeyecekmiş gibi bir sağlamlık vardı.
But it was a beginningAma bir başlangıçtı.
but it was that kind of dayama bu o tür bir gündü
but its light was darkness as if mixed with shadowama ışığı karanlıktı sanki gölgeyle karışmış gibi
But the feeling continued, got stronger.Ama duygu devam etti, güçlendi.
But the feeling continued.Ama duygu devam etti.
by fading /when fading (erek- Gerund)solarak
by usingkullanarak
by using his spearmızrağını kullanarak
by using his spear as (being) a walking stickmızrağını yürüyüş asası olarak kullanarak
called (Present Participle)denilen
calmly /leisurely/at easesakin sakin
calmness /tranquility /composuresakinlik
carefuldikkatli
careless / listless / heedlessdikkatsiz
careless boots crushing themonları ezen dikkatsiz çizmeler
cattlesığır
cheekyanak
cheek /Wangeyanak
chest (body) /Brust (e. g. des Mannes)göğüs
cloakpelerin
cloudbulut
cloud-covered summitsbulutlarla kaplı zirveler
cloudsbulutlar
coatceket
cobweb / spidernetörümcek ağı
cobwebs / spidernetsörümcek ağları
coldsoğuk
colourrenk
coming down /descendinginen
concerning the brandy and the winebrendi ve şarap konusunda
coveredkaplı
covered with clouds : cloud coveredbulutlarla kaplı
creatingyaratan
creating unpleasant thoughtshoş olmayan düşünceler yaratan
creek /water course /brook /small streamçay
crushing (Present Participle)ezen
darknesskaranlık
deepderin
deliveryteslimat
deposit / accumulationbirikinti
depressing / uneasy / distressedsıkıntılı
dirtypis
downwardsaşağıya
downwards into the Two Riversaşağıya İki Nehir'e doğru
Downwards it flailed into the Two Rivers, into the entangled wood called the Westwood and beat two men walking with a horse and a wagon down the rock-strewn track called the Quarry Road.Aşağıya İki Nehir'e doğru Batıormanı denilen dolaşık ormana doğru çırpındı ve Taşocağı Yolu denilen taşlık yolda bir at ve araba ile yürüyen iki adamı dövdü.
Downwards it flailed into the Two Rivers, into the entangled wood called the Westwood.Aşağıya İki Nehir'e doğru Batıormanı denilen dolaşık ormana doğru çırpındı.
dreamdüş
earth colouredtoprak rengi
eastdoğu
eastwardsdoğuya
eastwardsdoğuya
eightsekiz
eight big barrels of apple cidersekiz büyük fıçı elma şarabı
eight big barrels of apple cider stood in the cartsekiz büyük fıçı elma şarabı arabada duruyordu
eight big barrels of apple cider stood wobbeling in the cartsekiz büyük fıçı elma şarabı yalpalayan arabada duruyordu
eight big barrels of apple cider, a bit stiffened from settling (ripening) over the winter, stood wobbeling in the cartkışın bekletilmekten biraz sertleşmiş sekiz büyük fıçı elma şarabı yalpalayan arabada duruyordu
Emond's FieldEmond Meydanı
endingbitiş
endingsbitişler
enoughyeterince
entangleddolaşık
Especially / particularlyözellikle
evenbile
even (b)bile
even /though (h)hattâ
even so /still /nonethelessyine de
even the myths are forgottenmitler bile unutulur
even the myths are forgottenmitler bile unutulur
every manher adam
every man who has sheepkoyunları olan her adam
Every now and then he by slightly touched the mare's flank he was reminding (her) to keep walking.Zaman zaman kısrağın böğrüne hafifçe dokunarak, yürümeye devam etmesini hatırlatıyordu.
Every now and then he slightly touched the mare's flank.Zaman zaman kısrağın böğrüne hafifçe dokundu.
every spring and every summerher bahar ve her yaz
Every spring at 'Bel Tine'her bahar Bel Tine'da
Every summer he continued to put flowers on her grave on Sundays.Her yaz, pazarları mezarına çiçek koymaya devam ediyordu.
everybodyherkes
everybody in that regiono bölgedeki herkes
except (that) / outside (of) / apart fromdışında
extra / additionalfazladan
eyegöz
eyegöz
fabric / clothkumaş
face /visage (y)yüz
farmçiftlik
farmerçiftçi
Fatherbaba
flagbayrak
flank /sideböğür
floodsel
flowerçiçek
fogg (p)pus
foggy / mistypuslu
foliage / verdure / greenyeşillik
footayak
for a whilebir süre
For a while he tried to throw it off.Bir süre bunu üstünden atmaya çalıştı.
For wanting to check that Tam was still thereTam'ın hâlâ orada olduğundan emin olmak istediği için
for yearsyıllardır
foreigneryabancı
free, emptyboş
from his motherannesinden
from insideiçinden
from settling (ripening) during the winterkışın bekletilmekten
from time to time /every now and thenzaman zaman
gıdıklanmakto tickle
glad /happy /satisfiedmemnun
grass / herbot
gravemezar
greenyeşil
greygri
ground / soiltoprak
grouptopluluk
groups of treesağaç toplulukları
guiltilysuçlu suçlu
haftalardırfor weeks
hairsaç
hair / feathertüy
hair /feather (t)tüy
hairy / featheredtüylü
half ofyarısında
half of the timeszamanların yarısında
half of the times he trieddenediği zamanların yarısında
half of the times he tried to tugçekiştirmeyi denediği zamanların yarısında
Half of the times his cloak was hooking to the quiver.Pelerini, zamanların yarısında sadağa takılıyordu.
Half of the times instead, his cloak was hooking to the quiver swinging at his hip.Pelerini, yerine zamanların yarısında kalçasında sallanan sadağa takılıyordu.
Half of the times instead, his cloak was hooking to the quiver.Pelerini, yerine zamanların yarısında sadağa takılıyordu.
handel
handful /sprinkle/soupçon /ein Hauch von /Büschel /Prisetutam
hard /tough (adv)zorlu
harderdaha zorlu
He did not expect themBunları beklemiyordu
He did not expect them, thoughGerçi bunları beklemiyordu
He always had wanted to make sure (now it's too late)/ He would have wanted to make sure (had there been an opportunity)Emin olmak isterdi
He began to observe.gözlemeye başladı.
he blewo esti
he comeso gelir
He continued to put flowers on her grave.Mezarına çiçek koymaya devam ediyordu.
He didn't remember many (p) things.Pek bir şey hatırlamıyordu.
he didn't travelyolculuk yapmıyordu
he feels (is feeling)o hissediyor
he felto hissediyordu
He felt a bit foolish himselfO kendini biraz aptal gibi hissediyordu.
He felt a bit foolish himself for wanting to check that Tam was still thereTam'ın hâlâ orada olduğundan emin olmak istediği için kendini biraz aptal gibi hissediyordu
He felt a bit foolish himself for wanting to check that Tam was still there, but it was that kind of day.Tam'ın hâlâ orada olduğundan emin olmak istediği için kendini biraz aptal gibi hissediyordu ama bu o tür bir gündü.
He felt a bit foolish himself, but it was that kind of day.O kendini biraz aptal gibi hissediyordu, ama bu o tür bir gündü.
He felt a bit foolish.O biraz aptal gibi hissediyordu.
he felt like a fool/foolishO aptal gibi hissediyordu
he forgetso unutur
He forgets the myth.O, miti unutur.
He forgets the way.O yolu unutur.
He gave his name. (i)O ismini verdi.
He gave his name (i) to the beach.O, kumsala ismini verdi.
He gave his name (i) to the mountains.O, dağlara ismini verdi.
he giveso verir
he goeso gider
He guiltily began to observe his side of the way.Suçlu suçlu yolun kendine düşen tarafını gözlemeye başladı.
He had announced that it would take more than wolveskurtlardan fazlasının gerekeceğini ilan etmişti
He had announced that it would take more than wolves and a cold wind to prevent him from making his delivery this spring. .Bu bahar teslimatını yapmasını engellemek için kurtlar ve soğuk bir rüzgârdan daha fazlasının gerekeceğini ilan etmişti.
he had waitedbeklemişti
He had waited until one day before the festival.Festivalden bir gün öncesine kadar beklemişti.
he heldo tuttu
He held the cloak one-handed.O pelerini tek elle tuttu.
He held the cloak.O pelerini tuttu.
he is carryingo taşıyor
He is coming again.O yeniden geliyor.
He is expecting them (these) / he is waiting for themBunları bekliyor
he is forgotteno unutulur
he lookedo baktı
He looked at his father.O babasına baktı.
He looked at the shaggy, brown mare.O uzun tüylü kahverengi kısrağa baktı.
He looked over the mare at his father.O kısrağın üzerinden babasına baktı.
He looked over the shaggy brown mare at his father.O uzun tüylü kahverengi kısrağın üzerinden babasına baktı.
He really did not expect them.Bunları gerçekten beklemiyordu
He really was expecting them.Bunları gerçekten bekliyordu.
He remembered her smiling face.Gülümseyen yüzünü hatırlıyordu.
he said (s)söylüyordu
he said /they said (with pl subject)diyordu
He snatched the coat off his hand.O ceketi elinden kopardı.
He touched the mare's flank.Kısrağın böğrüne dokundu.
He tried to throw it offBunu üstünden atmaya çalıştı.
He wanted to be sure / He wanted to checkEmin olmak istedi
He wanted to be sure / He wanted to check that Tam was still there.O Tam'ın hâlâ orada olduğundan emin olmak istedi.
He was a head taller than everyone in that region.O bölgedeki herkesten bir baş uzundu.
He was a head taller than his father and than everyone in that region and in his appearance were very (ç) few things of Tam, maybe nothing apart from the width of his shoulders.Babasından ve o bölgedeki herkesten bir baş uzundu ve görünüşünde Tam'dan çok az şey vardı, belki omuzların genişliği dışında hiçbir şey.
He was a head taller than his father and than everyone in that region.O babasından ve o bölgedeki herkesten bir baş uzundu.
He was a head taller than his father.Babasından bir baş uzundu.
he was carryingo taşıyordu
He was expecting them (these) / he was waiting for themBunları bekliyordu
He was ready to draw the arrowOku çekmeye hazırdı
He was ready to draw the arrow in a single movementTek harekette oku çekmeye hazırdı.
He was ready to draw the arrow in a single movement all the way up to his cheek.Tek harekette yanağına kadar oku çekmeye hazırdı.
He was ready.O hazırdı.
He was reminding to continue to walk.Yürümeye devam etmesini hatırlatıyordu.
He was reminding to continue.devam etmesini hatırlatıyordu.
He wished his coat to be thick / He wished his coat were thickO ceketinin kalın olmasını isterdi.
He wished his coat to be thicker / He wished his coat were thickerO ceketinin daha kalın olmasını isterdi.
He wished his coat to be... / He wished his coat were...O ceketinin olmasını isterdi.
he wished that he had worno giymiş olmayı isterdi
He wished that he had worn a shirt.o bir gömlek giymiş olmayı isterdi.
He wished that he had worn a thicker coat.O daha kalın bir ceket giymiş olmayı isterdi.
He wished that he had worn an extra shirt.O fazladan bir gömlek giymiş olmayı isterdi.
he would wish / he used to wish / he would have liked ( Aorist Narrative)o isterdi
he/ she /it is / becomeso olur
he/ she /it fadeso solar
heavy / weighty / grave / severeağır
her smiling facegülümseyen yüzü
high / loudyüksek
hilltepe
hillstepeler
himself (acc.)kendini
hipkalça
his (its) name (i)ismi
his backsırtı
his cheeksyanakları
his cheeks could be linedyanakları çizgili olabilirdi
His cheeks roughened from (with) the sun could be lined, there could be only a sprinkling of black remaining in the grey of his hair, but in the inside there was a solidness, that even if he were overtaken by flood his feet would not be uprooted.Güneşle kabalaşmış yanakları çizgili, saçının grisinde yalnızca bir tutam siyah kalmış olabilirdi ama içinde sanki sele kapılsa bile ayaklarını yerden kesilmeyecekmiş gibi bir sağlamlık vardı.
His cheeks roughened from (with) the sun could be lined, there could be only a sprinkling of black remaining in the grey of his hair, but in the inside there was a solidness.Güneşle kabalaşmış yanakları çizgili, saçının grisinde yalnızca bir tutam siyah kalmış olabilirdi ama içinde bir sağlamlık vardı.
His cheeks roughened from (with) the sun could be lined.Güneşle kabalaşmış yanakları çizgili olabilirdi
his chestgöğsü
his cloakpelerini
His cloak instead was hooking to his quiver.Pelerini yerine sadağına takılıyordu.
His cloak slapped against his legs.Pelerini, bacaklarına çarptı.
His cloak was hooking to his quiver.Pelerini sadağına takılıyordu.
His cloak, half of the times he tried to tug it, was hooking to the quiver instead.Pelerini, yerine, çekiştirmeyi denediği zamanların yarısında sadağa takılıyordu.
His cloak, half of the times he tried to tug it, was hooking to the quiver swinging at his hips instead.Pelerini, yerine çekiştirmeyi denediği zamanların yarısında kalçasında sallanan sadağa takılıyordu.
his coatceketi
his fatherbabası
His feet wouldn't be cut of the ground /his feet wouldn't be uprootedAyaklarını yerden kesilmeyecekmiş gibi
his grey eyesgri gözleri
his hipkalçası
his legsbacakları
his motherannesi
His mother was a foreignerAnnesi bir yabancı idi.
His mother was a foreigner and apart from her smiling face he didn't remember many things.Annesi bir yabancı idi ve gülümseyen yüzü dışında pek bir şey hatırlamıyordu.
His mother was a foreigner and apart from her smiling face he didn't remember many things; still he continued to put flowers on her grave every Spring at Bel Tine and every Summer on Sundays.Annesi bir yabancı idi ve gülümseyen yüzü dışında pek bir şey hatırlamıyordu, yine de her bahar Bel Tine'da ve her yaz, pazarları mezarına çiçek koymaya devam ediyordu.
his own side(t) of the wayyolun kendi tarafı
his side (lit. the side that fell on him)kendine düşen taraf
His skin was prickling as if he was being tickled from inside.Derisi içinden gıdıklanıyormuş gibi iğnelendi.
his skin was tickling from insidederisini içinden gıdıklanıyordu
his trying / that he trieddenediği
horseat
horseat
humans too as much as sheepinsanlar da koyunlar kadar
humans too as much as sheep were in the position of preyinsanlar da koyunlar kadar av konumundaydı
Humans too as much as sheep were in the position of prey and the sun did not always have to go down.İnsanlar da koyunlar kadar av konumundaydı ve her zaman güneşin batmış olması gerekmiyordu.
humans too were in the position of preyinsanlar da av konumundaydı
I am glad.Memnun oldum.
I am not sureEmin değilim
I am sureEminim
I couldn't make sureEmin olamadım
I made sure / I assured myselfEmin oldum
I want to be sureEmin olmak istiyorum
icebuz
icy (ice like)buz gibi
importantönemli
in a single movementtek harekette
in an agebir çağda
In an age already passed (and) gone a wind rose.Çoktan geçip gitmiş bir çağ'da bir rüzgar yükseldi.
In an age, according to some (in) the Third AgeBir Çağ'da, kimilerine göre Üçüncü Çağ'da
In an age, according to some (in) the Third Age, in an age yet to come, (in an age) already passed (and) gone, a wind rose in the Misty Mountains.Bir Çağ'da, kimilerine göre Üçüncü Çağ'da, henüz gelmemiş, çoktan geçip gitmiş bir Çağ'da Puslu Dağlar'da bir rüzgar yükseldi.
in his appearancegörünüşünde
In his appearance were very (ç) few things of Tam, maybe nothing apart from the width of his shoulders.Görünüşünde Tam'dan çok az şey vardı, belki omuzların genişliği dışında hiçbir şey.
In his appearance were very (ç) few things of Tam.Görünüşünde Tam'dan çok az şey vardı.
in his other handdiğer elinde
In his other hand he had a bow ready for pulling, whose arrow was nocked.Diğer elinde, oku takılmış olan, çekilmiş hazır bir yay vardı.
In his other hand there was/he had a bow whose arrow was nocked, ready to be drawn.Diğer elinde oku takılmış çekilmeye hazır bir yay vardı.
in order to be used at Bel TineBel Tine'da kullanılmak üzere
in the branchesdallarda
in the grey of his hairsaçının grisinde
in the middle ofortasında
in the middle of a dreamdüşün ortasında
In the Misty Mountains a wind rose.Puslu Dağlar'da bir rüzgar yükseldi.
in the mountainsdağlarda
in the mountainsdağlarda
in the other handdiğer elde
In the places which were not reached by its lightIşığının ulaşmadığı yerlerde
In the places which were not reached by its light, the sun was giving neither brightness nor warmth.Işığının ulaşmadığı yerlerde, güneş ne aydınlık ne ısı veriyordu.
in the position of preyav konumunda
in the Second Ageİkinci Çağ'da
in the Third AgeÜçüncü Çağ'da
In the Third Age a wind rose.Üçüncü Çağ'da bir rüzgar yükseldi.
In the/his other hand he had a bow.Diğer elinde bir yay vardı.
in winterkışın
In winter there is only snow. (!it It always snows in winter. There's no way it's winter and it's not snowy)Yalnızca kışın kar var.
innhan
inside himiçinde
instead (off)yerine
into/ towards the Two Riversİki Nehir'e doğru
it / they leavebırakır
it / they leave memoriesanılar bırakır
it beato dövdü
it came from his motherannesinden geldi
It could be that there was only a sprinkling of black remaining in the grey of his hairsaçının grisinde yalnızca bir tutam siyah kalmış olabilirdi
it did not come yet / it is yet to comehenüz gelmemiş
it didn't need to /it didn't have togerekmiyordu
it fanned outo havalandırdı
it flailed / fluttered/ struggled /whipped (up)o çırpındı
it gluedo yapıştırdı
it had sat (reported Past narrative)o oturmuştu
it leaves/ they leave memories which become legendaryefsaneleşen anılar bırakır
it left a nasty / foul smellpis bir koku bıraktı
it must haveolmalıydı
it must have passed harder in the mountainsdağlarda daha sert geçmiş olmalıydı
it needed more than wolves and a cold windkurtlar ve soğuk bir rüzgârdan daha fazlasını gerekiyordu
it needed more than wolves and a cold wind to prevent him from making his deliveryteslimatını yapmasını engellemek için kurtlar ve soğuk bir rüzgârdan daha fazlasını gerekiyordu.
it slappedo çarptı
it snatchedo kopardı
it turnso döner
It was a depressing / troublesome morningSıkıntılı bir sabahtı.
it was a month past / being a month pastbir ay geçmiş olması
It was a morning.Bir sabahtı.
It was an uneasy morning creating unpleasant thoughts.Hoş olmayan düşünceler yaratan sıkıntılı bir sabahtı.
it was hookingo takılıyordu
it was importantönemliydi
It was important for Tam to keep his word.Tam için sözünü tutmak önemliydi.
It was important for Tam.Tam için önemliydi.
it was no longer safeartık güvenli değildi
it was no longer safe to be outside after darkArtık hava karardıktan sonra dışarıda olmak güvenli değildi.
it was not safegüvenli değildi
it was not safe to be outsidedışarıda olmak güvenli değildi
it was safegüvenliydi
It was that kind of day.Bu o tür bir gündü.
it would be better / they'd better don't (with pl subject) /with if - verbformiyi olurdu
it's no problemhiç sorun değil
its being a month past upon the arrival of SpringBaharın gelmesinin üzerinden bir ay geçmiş olması
its being thicker / it to be thicker (acc. case)onun daha kalın olmasını
Its light was darkness.ışığı karanlıktı
judged by /looked at + dat.bakılırsa
judged by the number of wolves coming down into Two Riversİki Nehir'e inen kurtların sayısına bakılırsa
judged by the number of wolves coming down into Two Rivers it must have passed harder in the mountainsİki Nehir'e inen kurtların sayısına bakılırsa, dağlarda daha sert geçmiş olmalıydı.
last / passedgeçen
last year (s)geçen sene
Last year's entangled blackberry branches were spreading brown nets over the stones spread under the trees..Geçen senenin böğürtlenlerinin dolaşık dalları ağaçların altına saçılmış taşların üzerine kahverengi ağlar yayıyordu.
Last year's entangled blackberry branches were spreading brown nets over the stones.Geçen senenin böğürtlenlerinin dolaşık dalları taşların üzerine kahverengi ağlar yayıyordu.
last year's entwined blackberry branchesgeçen senenin böğürtlenlerinin dolaşık dalları
leafyaprak
leavesyapraklar
legbacak
legendefsane
legendefsane
legendsefsaneler
Legends fade to myth ( legends when fading become myth ) and when the age who gave birth to them comes again, even the myths are forgotten.Efsaneler solarak mit olur ve onları doğuran çağ yeniden geldiğinde, mitler bile unutulur.
legends become mythefsaneler mit olur
legends become mythefsaneler mit olur
Legends become myth and even the myths are forgotten.Efsaneler mit olur ve mitler bile unutulur.
Legends become myth and when the age who gave birth to them comes again, even the myths are forgotten.Efsaneler mit olur ve onları doğuran çağ yeniden geldiğinde, mitler bile unutulur.
legends fade to myth ( legends when fading become myth )efsaneler solarak mit olur
Legends legends fade to myth ( legends when fading become myth ) and when the age who gave birth to them comes again, even the myths are forgotten.Efsaneler solarak mit olur ve onları doğuran çağ yeniden geldiğinde, mitler bile unutulur.
legsbacaklar
light (brightness)ışık
light (not heavy)hafif
light and warmthışık ve ısı
like a flagbayrak gibi
like a fool / foolishaptal gibi
Like the rock in the middle of a dream.Bir düşün ortasındaki kaya gibi.
little / fewpek az
longuzun
longuzun
long haired / shaggyuzun tüylü
losing (needles)döken
manadam
maybe nothing apart from the width of his shouldersbelki omuzların genişliği dışında hiçbir şey
memoriesanılar
memoriesanılar
memories which become legendaryefsaneleşen anılar
mixed with shadowgölgeyle karışmış
monumentanıt
moredaha
more thandaha fazla
more than a cold windsoğuk bir rüzgârdan daha fazlası
more than wolveskurtlardan daha fazlası
more than wolves and a cold windkurtlar ve soğuk bir rüzgârdan daha fazlası
morningsabah
most of / majorityçoğunluk
Most of the few herbs were nettles.Pek az otun çoğunluğu ısırgandı.
Most of the few seen herbs were nettles.Görülen pek az otun çoğunluğu ısırgandı.
Most of the few seen herbs were nettles; the rest (k) were either sharp and thorny vegetation or stinkweed leaving a foul smell on the careless boots who crushed them.Görülen pek az otun çoğunluğu ısırgandı; kalanı ya sivri ve dikenli bitkiler ya da onları ezen dikkatsiz çizmelerin üzerinde pis bir koku bırakan kokuşmuşotları idi.
most of the grassotun çoğunluğu
Most of the herbs were nettles.Otun çoğunluğu ısırgandı.
motheranne
mountaindağ
mountaindağ
mountainsdağlar
movementhareket
muchfazla
mythmit
mythsmitler
name (i)isim
needleiğne
neither norne ne de
net
nettleısırgan
No use to work / study / tryçalışmanın bir faydası yoktur
Not even Tam (+ neg. verb)Tam bile
Not even Tam traveled much these days.Tam bile bugünlerde fazla yolculuk yapmıyordu.
Not even Tam traveled these days.Tam bile bugünlerde yolculuk yapmıyordu.
Not even Tam traveled.Tam bile yolculuk yapmıyordu.
nothing else than the windrüzgârdan başka hiçbir şey
nothing was moving, nothing made a soundhiçbir şey kıpırdamıyor, ses çıkarmıyordu.
Now he was walking calmly along the way.Şimdi yol boyunca sakin sakin yürüyordu.
numbersayı
oceanokyanus
of his being (Ablative) / that he is/wasolduğundan
of Tam's being (Ablative) /that Tam is /wasTam'ın olduğundan
off his handelinden
old and dirty bootseski ve pis çizmeler
old peopleyaşlı kişiler
on / at his hipkalçasında
on / over / upon / aboveüzerinde
on blackberry branchesböğürtlenlerin dalları üzerinde
On places where tight groups of trees dropped a deep shadowSıkı ağaç topluluklarının derin bir gölge düşürdüğü yerlerde
On places where tight groups of trees dropped a deep shadow, accumulations of white snow were still covering the ground.Sıkı ağaç topluluklarının derin bir gölge düşürdüğü yerlerde, beyaz kar birikintileri hâlâ toprağı örtüyordu.
on Sundayspazarları
on the blackberry branchesböğürtlenlerin dallarının üzerinde
on the Quarry RoadTaşocağı Yolu'nda
on the rock-strewn tracktaşlık yolda
on the rock-strewn track called the Quarry RoadTaşocağı Yolu denilen taşlık yolda
on top of / upon /onto (dat)üzerine
on top of the trees in the eastdoğudaki ağaçların üzerine
on/in the farmsçiftliklerde
only (y) a sprinkle of blackyalnızca bir tutam siyah
only / just / nothing but (y)yalnızca
Only at the sea there was a little bit of wind. (At that moment, there was some wind only on the sea, and not elsewhere.)Yalnızca denizde biraz rüzgar vardı.
Only in winter there is snow. !it If it ever snows, it happens only in winter. (There may be winters when it doesn't snow at all, but it only snows in winter.) Nur im Winter kommt Schnee vor.Yalnızca kışın kar olur.
Only on the trees was a little bit of green.Yalnızca ağaçlarda biraz yeşillik vardı.
Only on the trees were some leaves.Yalnızca ağaçlarda biraz yaprak vardı.
Only on trees that keep their leaves and needles over winter there was a little bit of green.Yalnızca kış boyunca yapraklarını ve iğnelerini dökmeyen ağaçlarda biraz yeşillik vardı.
or (y)ya da
out there /over there /thereaboutsoralar
outside /exteriordışarıda
over / along / roundboyunca
over the groundtoprağın üzerinde
over the placeyer boyunca
over winterkış boyunca
palesolgun
Pale(ly) it had sat on top of the trees in the eastSolgun solgun doğudaki ağaçların üzerine oturmuştu
Pale(ly) it had sat on top of the trees in the east, but its light was darkness as if mixed with shadow.Solgun solgun doğudaki ağaçların üzerine oturmuştu ama ışığı karanlıktı sanki gölgeyle karışmış gibi.
pass(ed) and (- ip Gerund)geçip
passed (and) gonegeçip gitmiş
people(k)kişiler
plantbitki
plants / vegetationbitkiler
pleasant / agreable / finehoş
position /situation /status /locationkonum
powerful / stronggüçlü
preyav
problemsorun
quiversadak
Rand is glad.Rand memnun oldu.
Rand touched his arrow.Rand okuna dokundu.
Rand was glad.Rand memnundu.
Rand wished that his coat were thicker or that he had worn an extra shirt.Rand, ceketinin daha kalın olmasını ya da fazladan bir gömlek giymiş olmayı isterdi.
Rand wished that his coat were thicker.Rand, ceketinin daha kalın olmasını isterdi.
readyhazır
realitygerçeklik
really / truly / indeedgerçekten
red /scarlet (e. g. for hair)kızıl
regionbölge
rivernehir
roadyol
rockkaya
rotten / foul / fetid / rancidkokuşmuş
roughenedkabalaşmış
ruddiness (the red) /die Rötekızıllık
safegüvenli
said his mannersdiyordu tavırları
sandkum
scattered stonessaçılmış taşlar
seen (Passive Present Participle)görülen
shadowgölge
sharp / pointedsivri
sharp and thorny vegetationsivri ve dikenli bitkiler
she gives birtho doğurur
sheepkoyun
sheep foldskoyun ağılları
shore / coastkıyı
shoreskıyılar
side (t)taraf
side(t)taraf
silence / quietsessizlik
single / exclusive / only / solitary / unique / onetek
single / exclusive / only / solitary / unique / onetek
skin(d)deri
slightlyhafifçe
smellkoku
snowKar
snowkar
snow-cappedkarla kaplı
snow-capped peakskarla kaplı zirveler
so / much / ever so / very (p)pek
soft /nice /gentleyumuşak
soft or loudyumuşak veya yüksek
some (k)kimi
spear /lance / javelotmızrak
spiderörümcek
Spiders were weaving their nets in the trees.Örümcekler ağaçlarda ağlarını örüyordu.
springbahar
Spring (b)Bahar
squirrelsincap
squirrelssincaplar
stableahır
stickasa
still / yethenüz
still / yet / until now (.â)hâlâ
Still he continued every spring and every summerYine de her bahar ve her yaz devam ediyordu
Still he continued to put flowers on her grave every Spring at Bel Tine and every Summer on Sundays.Yine de her bahar Bel Tine'da ve her yaz, pazarları mezarına çiçek koymaya devam ediyordu.
Still he had waited for the delivery until one day before the festival.Yine de teslimat için festivalden bir gün öncesine kadar beklemişti.
Stinkweed (lit. rotten herbs)kokuşmuşotları
stonetaş
stonestaşlar
stony / rockytaşlık
striped /linedçizgili
sturdyness /robustness /soundness /firmness /solidnesssağlamlık
summeryaz
summit / peakzirve
summits / peakszirveler
sungüneş
Sundaypazar
sure / certain / confident /positive / secure / reliableemin
Tam said it came from his motherTam annesinden geldiğini söylüyordu.
Tam said that his grey eyes and the red of his hair came from his mother.Tam, gri gözleri ile saçlarının kızıllığının annesinden geldiğini söylüyordu.
Tam said that his grey eyes came from his mother.Tam, gri gözlerinin annesinden geldiğini söylüyordu.
Tam said that the red of his hair came from his mother.Tam, saçlarının kızıllığının annesinden geldiğini söylüyordu.
Tam used to deliver every yearTam her yıl teslim ederdi.
Tam used to deliver every year the same as theseTam her yıl bunların aynısını teslim ederdi.
Tam used to deliver every year the same as these to the Winespring Inn for the use on Bel Tine and he had announced that it would take more than wolves and a cold wind to prevent him from making his delivery this spring.Tam her yıl Bel Tine'da kullanılmak üzere Badeçay Hanı'na bunların aynısını teslim ederdi ve bu bahar teslimatını yapmasını engellemek için kurtlar ve soğuk bir rüzgârdan daha fazlasının gerekeceğini ilan etmişti.
Tam used to deliver every year the same as these to the Winespring Inn for the use on Bel Tine.Tam her yıl Bel Tine'da kullanılmak üzere Badeçay Hanı'na bunların aynısını teslim ederdi.
Tam walked at the other side of Bela, without hurry /unagitated without paying attention to the wind that caused his brown cloak to sway like a flag, using his spear as a walking stick.Tam, Bela'nın öbür yanında mızrağını yürüyüş asası olarak kullanarak kahverengi pelerinini bayrak gibi dalgalandıran rüzgara aldırış etmeden telaşsızça yürüyordu.
Tam walked at the other/far side of Bela.Tam, Bela'nın öbür yanında yürüyordu.
Tam walked without hurry /unagitatedTam telaşsızça yürüyordu.
Tam walked without hurry /unagitated using his spear as a walking stick.Tam mızrağını yürüyüş asası olarak kullanarak telaşsızça yürüyordu.
Tam walked without hurry /unagitated without paying attention to the wind that caused his brown cloak to sway like a flag,Tam, kahverengi pelerinini bayrak gibi dalgalandıran rüzgara aldırış etmeden telaşsızça yürüyordu.
Tam walked without hurry /unagitated without paying attention to the wind that caused his brown cloak to sway like a flag, using his spear as a walking stick.Tam mızrağını yürüyüş asası olarak kullanarak kahverengi pelerinini bayrak gibi dalgalandıran rüzgara aldırış etmeden telaşsızça yürüyordu.
Tam walked without hurry /unagitated without paying attention to the wind that caused his cloak to sway like a flag.Tam, pelerinini bayrak gibi dalgalandıran rüzgara aldırış etmeden telaşsızça yürüyordu.
Tam walked without hurry /unagitated without paying attention to the wind.Tam rüzgara aldırış etmeden, telaşsızça yürüyordu.
Tam was still there.Tam hâlâ oradaydı.
Tam was there.Tam oradaydı.
Tam's apple brandyTam'ın elma brendisi
Tam's calmnessTam'ın sakinliği
Tam's calmness reminded Rand off his task and he guiltily began to observe his side of the way.Tam'ın sakinliği Rand'a görevini hatırlattı ve suçlu suçlu yolun kendine düşen tarafını gözlemeye başladı.
Tam's calmness reminded Rand off his task.Tam'ın sakinliği Rand'a görevini hatırlattı.
Tam's calmness reminded Rand.Tam'ın sakinliği Rand'a hatırlattı.
taskgörev
that kindo tür
that morningo sabah
That morning he was like a monument of reality.O sabah bir gerçeklik anıtı gibiydi.
that Tam was still thereTam'ın hâlâ orada olduğundan
the age gives birth to mythsçağ mit doğurur
the age is comingçağ geliyor
The age is coming again.Çağ yeniden geliyor.
the age who gave birth to them (present participle)onları doğuran çağ
the always cloud-capped peaksdaima bulutlarla kaplı zirveler
The arrival (coming) of Spring (b)Baharın gelmesi
the arrival of Bel TineBel Tine'ın gelmesi
The arrow was ready to be pulledOk çekilmeye hazırdı.
The benefit of working / studying / tryingçalışmanın faydası
The birds are singing.Kuşlar ötüyor.
The birds in the branches were singing.Dallardaki kuşlar ötüyordu.
the birds singing / who sangöten kuşlar
The birds singing in the forest sounded loud.Ormanda öten kuşların sesi yüksek geliyordu.
The birds were singing in the forest.Kuşlar ormanda ötüyordu.
The blackberry branches were spreading brown nets.Böğürtlenlerin dalları kahverengi ağlar yayıyordu.
The bow's arrow was nocked.Yayın oku takılmış.
The Breaking of the WorldDünyanın Kırılışı
The breezes glued his cloak to his back.Esintiler pelerinini sırtına yapıştırdı.
The breezes glued Rand al Thor's cloak to his back, (and) slapped the woolen cloth against his legs.Esintiler Rand al Thor'un pelerinini sırtına yapıştırdı, yün kumaşı bacaklarına çarptı.
The breezes glued Rand al Thor's cloak to his back, slapped the earth coloured woolen cloth against his legs, then fanned it out behind (him).Esintiler Rand al Thor'un pelerinini sırtına yapıştırdı, toprak rengi yün kumaşı bacaklarına çarptı, sonra arkasında havalandırdı.
The breezes glued Rand al Thor's cloak to his back, slapped the woolen cloth against his legs, then fanned it out behind (him).Esintiler Rand al Thor'un pelerinini sırtına yapıştırdı, yün kumaşı bacaklarına çarptı, sonra arkasında havalandırdı.
The breezes glued Rand al Thor's cloak to his back.Esintiler Rand al Thor'un pelerinini sırtına yapıştırdı.
The brightness and warmth of the sunGüneşin aydınlığı ve ısısı
The brightness of the sunGüneşin aydınlığı
the creakinggıcırtı
the creaking of the axleaksın gıcırtısı
the creaking sounded loudgıcırtı yüksek geliyordu
the earth coloured woolen clothtoprak rengi yün kumaş
The entangled wood called the WestwoodBatıormanı denilen dolaşık orman
the eye of the worlddünyanın gözü
The Eye of the WorldDünyanın Gözü
the feelingduygu
the fetching (+ Acc.)getirmeyi
the few herbs seengörülen pek az otlar
the firstbirinci
the First AgeBirinci Çağ
the grey of his hairsaçının grisi
the hair on his armskollarındaki tüyler
the hair on his arms stood on edge /he had goosebumpskollarındaki tüyler diken diken oldu
The hair on his arms stood on edge, his skin prickled as if he was being tickled from inside.Kollarındaki tüyler diken diken oldu, derisi içinden gıdıklanıyormuş gibi iğnelendi.
The legends are forgotten.Efsaneler unutulur.
The light of the sunGüneşin ışığı
the mare's flankkısrağın böğrü
The memories are forgotten.Anılar unutulur.
the memories fadeanılar solar
the Misty MountainsPuslu Dağlar
the number of wolveskurtların sayısı
the number of wolves coming down into Two Riversİki Nehir'e inen kurtların sayısı
the old people rememberyaşlı kişiler hatırlıyor
the oldest peopleen yaşlı kişiler
the otherdiğer
the other / the faröbür
the other handdiğer el
the place who was the shore(s) of a great ocean before the Breaking of the WorldDünyanın Kırılışı'ndan önce büyük bir okyanusun kıyıları olan yer
The places reached by its lightIşığının ulaştığı yerler
the pulling (+ acc)çekiştirmeyi
the Quarry RoadTaşocağı Yolu
the quiver swinging at his hipkalçasında sallanan sadak
the quiver who swung / the swinging quiversallanan sadak
the red of his hairsaçlarının kızıllığı
the remainder / restkalan
The rest (k) of the herbs were either sharp and thorny vegetation or stinkweed leaving a foul smell on the careless boots who crushed them.Otun kalanı ya sivri ve dikenli bitkiler ya da onları ezen dikkatsiz çizmelerin üzerinde pis bir koku bırakan kokuşmuşotları idi.
The rest (k) of the herbs were stinkweed leaving a foul smell on the careless boots who crushed them.Otun kalanı onları ezen dikkatsiz çizmelerin üzerinde pis bir koku bırakan kokuşmuşotları idi.
the rest of the herbsotun kalanı
The rest of the herbs were sharp and thorny vegetation or stinkweed.Otun kalanı ya sivri ve dikenli bitkiler ya da kokuşmuşotları idi.
The rest of the herbs were sharp and thorny vegetation.Otun kalanı sivri ve dikenli bitkiler idi.
the road gets (becomes) emptyyol boş olur
The road is empty /freeyol boştur
the same as thesebunların aynısı
the Sand HillsKum Tepeleri
The Sand Hills, the place who was the shore(s ) of a great ocean before the Breaking of the WorldKum Tepeleri, Dünyanın Kırılışı'ndan önce büyük bir okyanusun kıyıları olan yer
the secondikinci
The Second Age passed (and) gone, the Third Age still to comeİkinci Çağ geçip gitmiş, Üçüncü Çağ henüz gelmemiş
the sheep were in the position of preykoyunlar av konumundaydı
the shores of a great oceanbüyük bir okyanusun kıyıları
the side(t) of the wayyolun tarafı
the soft creaking of the axleaksın yumuşak gıcırtısı
The soft creaking of the axle sounded loud.Aksın yumuşak gıcırtısı yüksek geliyordu.
The spider is weaving a net.Örümcek ağ örüyor.
the stable wallsahır duvarları
The stinkweed (s) left a foul smell on the boots.Kokuşmuşotları çizmelerin üzerinde pis bir koku bıraktı.
The stinkweed (s) left a foul smell on the careless boots crushing them.Kokuşmuşotları onları ezen dikkatsiz çizmelerin üzerinde pis bir koku bıraktı.
The stinkweed (s) left a foul smell.Kokuşmuşotları pis bir koku bıraktı.
the study / work / the tryingçalışma
the sun didn't have to go downgüneşin batmış olması gerekmiyordu
the sun had gone downgüneş batmıştı
The sun is giving its light and warmth and brightness.Güneş ışığını, ısısını ve aydınlığını veriyor.
The sun is giving light and warmth.Güneş ışık ve ısı veriyor.
The sun was giving a bright light.Güneş aydınlık bir ışık veriyordu.
The sun was giving neither brightness nor warmth.Güneş ne aydınlık ne ısı veriyordu
The sun was giving no warmth.Güneş hiç ısı vermiyordu.
the thirdüçüncü
The Third Age has not yet come / is still to comeÜçüncü Çağ henüz gelmemiş
the times he trieddenediği zamanlar
the times he tried to tugçekiştirmeyi denediği zamanlar
the trees (which were) in the eastdoğudaki ağaçlar
The Two Riversİki Nehir
The warmth of the sunGüneşin ısısı
The WestwoodBatıormanı
the wheelçark
the wheel of timezaman çarkı
the wheel of timezaman çarkı
the wheel of time turnszaman çarkı döner
the wheel of time turnszaman çarkı döner
the wheel of time turns, ages come and passzaman çarkı döner, çağlar gelir ve geçer
The wheel of time turns, ages come and pass (and) leave memories which become legendary.Zaman çarkı döner, çağlar gelir ve geçer, efsaneleşen anılar bırakır.
The wheel of time turns, ages come and pass (and) leave memories which become legendary.Zaman çarkı döner, çağlar gelir ve geçer, efsaneleşen anılar bırakır.
the widthgenişlik
the width of his shouldersomuzların genişliği
The wind arose.Rüzgar yükseldi.
The wind beat two men /walking / who walked with a horse and a wagon on the rock-strewn track called the Quarry Road.Rüzgar Taşocağı Yolu denilen taşlık yolda bir at ve araba ile yürüyen iki adamı dövdü.
The wind beat two men /walking / who walked with a horse and a wagon.Rüzgar bir at ve araba ile yürüyen iki adamı dövdü.
The wind beat two men /walking / who walked.Rüzgar yürüyen iki adamı dövdü.
The wind beat two men walking with a horse and a wagon on the rock-strewn trackRüzgar taşlık yolda bir at ve araba ile yürüyen iki adamı dövdü.
The wind beat two men.Rüzgar iki adamı dövdü.
The wind blew eastwards over the placeRüzgar doğuya yer boyunca esti.
The wind blew eastwards, along the Sand Hills, over the place who was the shore(s) of a great ocean before the Breaking of the World.Rüzgar doğuya, Kum Tepeleri boyunca, Dünyanın Kırılışı'ndan önce büyük bir okyanusun kıyıları olan yer boyunca esti.
The wind blew eastwards.Rüzgar doğuya esti.
The wind blew over the ocean.Rüzgar okyanus boyunca esti.
The wind blew over the place.Rüzgar yer boyunca esti.
The wind blew over the Sand Hills, who were (over the place which was) the shores of a great ocean before the Breaking of the World.Rüzgar Kum Tepeleri boyunca, Dünyanın Kırılışı'ndan önce büyük bir okyanusun kıyıları olan yer boyunca esti.
The wind blew over the Sand Hills.Rüzgar Kum Tepeleri boyunca esti.
The wind blew.Rüzgar esti.
the wind born under the always cloud-capped peaksdaima bulutlarla kaplı zirvelerin altında doğan rüzgar
the wind born under the always cloud-capped peaksdaima bulutlarla kaplı zirvelerin altında doğan rüzgar
The wind born under the always cloud-capped peaks blew over the mountains.Daima bulutlarla kaplı zirvelerin altında doğan rüzgar dağlar boyunca esti.
The wind born under the always cloud-capped peaks, who gave his name to the mountainsDağlara ismini veren, daima bulutlarla kaplı zirvelerin altında doğan rüzgar,
The wind born under the always cloud-capped peaks, who gave his name to the mountains blew eastwards, along the Sand Hills, over the place who was the shore(s) of a great ocean before the Breaking of the World.Dağlara ismini veren, daima bulutlarla kaplı zirvelerin altında doğan rüzgar, doğuya, Kum Tepeleri boyunca, Dünyanın Kırılışı'ndan önce büyük bir okyanusun kıyıları olan yer boyunca esti.
The wind carried an icy cold (quasi) as if it would have preferred to bring snow.Rüzgar sanki kar getirmeyi tercih edermişçesine buz gibi bir soğuk taşıyordu.
The wind flailed into the entangled wood called the Westwood.Rüzgar Batıormanı denilen dolaşık ormana doğru çırpındı.
The wind gave its name (i) to the snow-capped peaks.Rüzgar karla kaplı zirvelere ismini verdi.
The wind is gone.Rüzgar gitmiş.
The wind preferred to bring snow.Rüzgar kar getirmeyi tercih etti.
The wind rose in the mountains and blew over the place.Rüzgar dağlarda yükseldi ve yer boyunca esti.
The wind rose in the mountains and blew over the place. (-ip Gerund)Rüzgar dağlarda yükselip yer boyunca esti.
The wind rose in the mountains.Rüzgar dağlarda yükseldi.
The wind rose in the Third Age.Rüzgar Üçüncü Çağ'da yükseldi.
The wind snatched the coat off his hand.Rüzgar ceketi elinden kopardı.
the wind that caused his cloak to sway like a flagpelerinini bayrak gibi dalgalandıran rüzgar
The wind was carrying an icy cold.Rüzgar buz gibi bir soğuk taşıyordu.
The wind was carrying snow.Rüzgar kar taşıyordu.
The wind was howlingRüzgar uluyordu.
The wind was howling when it arose, but other than this a heavy silence was laying over the land.Rüzgar yükselirken uluyordu ama bunun dışında toprağın üzerinde ağır bir sessizlik asılıydı.
The wind was howling when it arose.Rüzgar yükselirken uluyordu.
The wind was not the beginning.Rüzgar başlangıç değildi.
the wind who gave his name to the mountainsdağlara ismini veren rüzgar
the wind who gave its name to the mountainsdağlara ismini veren rüzgar
the Winespring InnBadeçay Hanı
the wolfkurt
The wolf was howlingKurt uluyordu.
the wolves coming down into Two Riversİki Nehir'e inen kurtlar
The wolves had attacked the sheep folds and torn the stable walls into pieces with their teeth to reach the cattle and the horses.Kurtlar koyun ağıllarına saldırmış, sığır ve atlara ulaşmak için ahır duvarlarını dişleriyle parçalamıştı.
The wolves had attacked the sheep folds and torn the stable walls into pieces with their teeth.Kurtlar koyun ağıllarına saldırmış ve ahır duvarlarını dişleriyle parçalamıştı.
The wolves had attacked the sheep folds.Kurtlar koyun ağıllarına saldırmıştı.
the wolves had torn the stable walls into piecesKurtlar ahır duvarlarını parçalamıştı.
the wolves had torn the stable walls into pieces with their teethKurtlar ahır duvarlarını dişleriyle parçalamıştı.
the woman gives birthkadın doğurur
the woman gives birth to a babykadın bir bebek doğurur
The woolen cloth slapped against his legs.Yün kumaş bacaklarına çarptı.
then it fanned it out behind (him).sonra arkasında havalandırdı.
thereorada
there arevardır
there are beginningsbaşlangıçlar vardır
there are beginnings and endingsbaşlangıçlar ve bitişler vardır
there are endingsbitişler vardır
there are neither beginnings nor endsne başlangıçlar ne de bitişler vardır
There used to be some wind only on the sea,( and not elsewhere.) (It's not the case now. Now there's wind everywhere.) Nur an der See kam Wind vor.Yalnızca denizde biraz rüzgar olurdu.
there wasvardı
There was no use to tryçalışmanın bir faydası yoktu
There was no use to try to hold the cloak one-handed.Pelerini tek elle tutmaya çalışmanın bir faydası yoktu.
There was no use to try to hold the cloak one-handed; in his other hand he had a bow whose arrow was knocked, ready to be drawn.Pelerini tek elle tutmaya çalışmanın bir faydası yoktu; diğer elinde oku takılmış çekilmeye hazır bir yay vardı.
There was no use to try to hold the cloak.Pelerini tutmaya çalışmanın bir faydası yoktu
There was no use to try to hold.tutmaya çalışmanın bir faydası yoktu
There was nothing but trees. / There were only trees.Yalnızca ağaçlar vardı.
There were birds singing in the branches.Dallarda öten kuşlar vardı.
There were birds singing in the forest.Ormanda öten kuşlar vardı.
There were no birds singing in the forest, no squirrels crackling in the branches.Ormanda öten kuşlar, dallarda çıtırdayan sincaplar yoktu.
There were no birds singing in the forest.Ormanda öten kuşlar yoktu.
There were no squirrels crackling in the branches.Dallarda çıtırdayan sincaplar yoktu.
There were no squirrels in the branches.Dallarda sincaplar yoktu.
There where squirrels in the branches.Dallarda sincaplar vardı.
thesebunlar
these daysbugünlerde
they didn't go /they were not goinggitmiyorlardı
they'd better don't tryçalışmasalar iyi olurdu
they'd better don't try to hinderengellemeye çalışmasalar iyi olurdu
they'd better don't try to hinder Tam al Thor to reach Emond's FieldTam al'Thor'un Emond Meydanı'na ulaşmasını engellemeye çalışmasalar iyi olurdu.
they'd better don't try to hinder Tam al'Thor to reachTam al'Thor'un ulaşmasını engellemeye çalışmasalar iyi olurdu.
thickkalın
thickerdaha kalın
things to watch out fordikkat etmesi gereken şeyler
things to watch out for every manher adamın dikkat etmesi gereken şeyler
things to watch out for every man who has sheepkoyunları olan her adamın dikkat etmesi gereken şeyler
This spring he did not expect them anyway / in first placeBu bahar bunları zaten beklemiyordu.
this was a daybu bir gündü
thornydikenli
though /although (g)gerçi
Though he was not expecting them, indeedGerçi bunları beklemiyordu, gerçekten
Though he was not really expecting them, this spring he did not expect them anyway .Gerçi bunları beklemiyordu, gerçekten, bu bahar bunları zaten beklemiyordu.
Though they were not going for yearsHattâ haftalardır gitmiyorlardı
Though were not even going to the village for weeks.Hattâ, haftalardır köye bile gitmiyorlardı.
thoughtdüşünce
tight /narrow /shortsıkı
tight groups of treessıkı ağaç toplulukları
tight groups of trees dropped a deep shadow on the placessıkı ağaç toplulukları yerlere derin bir gölge düşürdü
timezaman
timezaman
timeszamanlar
to aerate/ ventilate / fan (out)havalandırmak
to attack /assault +datsaldırmak
to bang / to slam / to hit / to knock / to bump /to strike/ to crash (transitive and intransitive)çarpmak
to be / to becomeolmak
to be cut / to stopkesilmek
to be made waiting > to settle /ripenbekletilmek
to be outsidedışarıda olmak
to be overcome by floodsele kapılmak
to be pulled / to quit / to withdrawçekilmek
to be scatteredsaçılmak
to be sure / make sureemin olmak
to be usedkullanılmak
to be watchedizlenmek
to be/get borndoğmak
to beat (up) (repeated beating)dövmek
to become legendaryefsaneleşmek
to blowesmek
to breakkırmak
to carrytaşımak
to coarsen /to become rude /to babarize /to become vulgarkabalaşmak
to comegelmek
to comegelmek
to come down /to descendinmek
to continue /to keep ondevam etmek
to cover / envelope / wrapörtmek
to crackleçıtırdamak
to creakgıcırdamak
to create / to call into beingyaratmak
to crush / squeeze / crunchezmek
to cut /to stop sthgkesmek
to darkenkararmak
to deliverteslim etmek
to drop / to throwdüşürmek
to fadesolmak
to feel (t=d)hissetmek
to feel a prickling /to be pinnediğnelenmek
to fetch / to bringgetirmek
to flap / ripple / undulate/ flattern / wogen / schlingern (Boot)dalgalanmak
to forgetunutmak
to get away from the farmçiftliklerden uzaklaşmak
to get darkhava kararmak
to get strongergüçlenmek
to give birthdoğurmak
to give birthdoğurmak
to glue / to fix / to stick / to pasteyapıştırmak
to gogitmek
to hang (on) / to be suspendedasılmak
to hang out / to stick around / to jam in / to hook / to fit / to attach / to install / to inserttakılmak
to his backsırtına
to holdtutmak
to howlulumak
to keep one's wordsözünü tutmak
to leavebırakmak
to lookbakmak
to lose (leaves/needles) / to pour /dump /effuse /diffusedökmek
to make his deliveryteslimatını yapmak
to make noiseses çıkarmak
to make s. o. waitbekletmek
to make sth flap /to cause (water) to break into waves/to cause (sth) to undulate; to cause (sth) to wave/sway (as in a wind)/rippledalgalandırmak
to move /stirrkıpırdamak
to observe /to spygözlemek
to passgeçmek
to passgeçmek
to pass toughzorlu geçmek
to pay attention /to carealdırış etmek
to prefertercih etmek
to prevent him from making his deliveryteslimatını yapmasını engellemek için
to promise /give one's wordsöz vermek
to pull (at both hands)/ to tug / ( to backbite /criticize maliciously)çekiştirmek
to putkoymak
to put flowers on her gravemezarına çiçek koymak
to reachulaşmak
to reach +datulaşmak
to reach the cattlesığırlara ulaşmak için
to reach the cattle and the horsessığır ve atlara ulaşmak için
to reach the horsesatlara ulaşmak için
to rememberhatırlamak
to rememberhatırlamak
to remind s. o.hatırlatmak
To rise / arise / develop / increaseyükselmek
to rise / to increaseyükselmek
to rot / to go badkokuşmak
to scattersaçmak
to seegörmek
to sing / whistle / crawötmek
to sink /go down (sun)batmak
to sitoturmak
to smell nicegüzel kokmak
to smilegülümsemek
to snatchkoparmak
to spy /pry /peek /observe /watchgözetlemek
to stand on edge /to have goosebumpsdiken diken olmak
to stiffen /hardensertleşmek
to stinkpis kokmak
to swing / to rock / to shakesallanmak
to teachöğretmek
to tear into piecesparçalamak
to the villageköye
to thereabouts /over thereoralara
to thinkdüşünmek
to throw it offbunu üstünden atmak
to touchdokunmak
to touch (+dat)dokunmak
to travelyolculuk yapmak
to try (one time experiment)denemek
to turndönmek
to usekullanmak
to usekullanmak
to waitbeklemek
to wait (for) / to expect / to hope for + Accbeklemek
to walkyürümek
to weargiymek
to weaveörmek
to wish / wantistemek
to wobble /swing /stagger /switchyalpalamak
to work / to study / to tryçalışmak
to/ against his legsbacaklarına
toothdiş
tough/solid / hard/ rigid/ stiff /firm- for an object opposed to soft - hart (German)sert
tougher than what the oldest people rememberen yaşlı kişilerin hatırladığından daha zorlu
towardsdoğru
towards / into the entangled wood called the WestwoodBatıormanı denilen dolaşık ormana doğru
treeağaç
treesağaçlar
trees that keep (do not lose) their needlesiğnelerini dökmeyen ağaçlar
trees that keep their leaves and needles over winterkış boyunca yapraklarını ve iğnelerini dökmeyen ağaçlar
trees that lose their leavesyapraklarını döken ağaçlar
trees that lose their leaves in winterkışın yapraklarını döken ağaçlar
trees that lose their needlesiğnelerini döken ağaçlar
twoiki
two meniki adam
two men walking on the Quarry RoadTaşocağı Yolu'nda yürüyen iki adam
two men walking on the rock-strewn tracktaşlık yolda yürüyen iki adam
two men walking with a horse and a wagonbir at ve araba ile yürüyen iki adam
two men walking with a horse and a wagon on the rock-strewn tracktaşlık yolda bir at ve araba ile yürüyen iki adam
two men with a horse and a wagonbir at ve araba ile iki adam
Two Rivers (place name)İki Nehir
under the treesağaçların altına
unhurriedlytelaşsızça
unpleasanthoş olmayan
unpleasant thoughtshoş olmayan düşünceler
until one day before the festivalfestivalden bir gün öncesine kadar
upon careless bootsdikkatsiz çizmelerin üzerinde
upon careless boots crushing themonları ezen dikkatsiz çizmelerin üzerinde
upon scattered stonessaçılmış taşların üzerine
upon the stonestaşların üzerine
upon the stones scattered under the treesağaçların altına saçılmış taşların üzerine
viewgör